Bayram Fm

Peygamberimiz ( S.A.V )’in isim ve künyeleri ( Peygamberler Tarihi )

Peygamberimiz ( S.A.V )’in isim ve künyeleri ( Peygamberler Tarihi )
163 views
26 Haziran 2020 - 11:27

Peygamberimiz ( S.A.V )’in isim ve künyeleri ( Peygamberler Tarihi )

Peygamberimizin en çok anılan ismi MUHAMMED’dir.
Peygamberimiz (s.a.v.) bu mübarek isimleriyle
Kur’an-ı Kerim’de 4 defa anılır. (Al-i İmrân: 144,
Ahzâb: 40, Feth: 29, Muhammed: 52) Hazret-i İsa’nın
Peygamberimizi ümmetine Ahmed (a.s.) ismiyle
tanıtmış olduğu bildirilir.
Peygamberimiz (a.s.) Kur’an-ı Kerim’de Muhammed,
Ahmed isimlerinden başka, Resul, Nebîy, Şâhid,
Beşîr, Nezir, Mübeşşir, Münzir, Dâi-i ilallah. Sirâc-ı
Mûnîr, Rauf, Rahim, Musaddık, Müzekkir, Müddessir,
Abdullah, Kerim, Hak, Mübîn, Nûr, Hâtemün Nebiyyîn,
Rahmet, Nîmet, Hâdi, Tâhâ, Yasin… diye anılmıştır.
Peygamberimizin bundan başka daha birçok isimleri
vardır. Bunların bir kısmı Kur’ân-ı Kerim’de, bir kısmı

Peygamberimizin hadislerinde, bir kısmı da daha
önceki peygamberlerin kitaplarında açıklanmıştır.
Peygamberimize Muhammed, Ahmed (a.s.)
isminin, annesi Hz. Aminenin hâmile iken gördüğü
ve hatırlattığı bir rüya üzerine dedesi Abdülmüttalib
tarafından verildiği, Hz. Âmine’ye rü’yasında:
“Sen insanların hayırlısına, bu ümmetin efendisine
hamilesin! Doğunca ona Muhammed, Ahmed
ismini tak!” denildiği ve bu ismi ne için koyduğu
Abdül Müttalib’e sorulduğu zaman, onun da “Gökte
Allah, yerde İnsanlar onu övsünler diye Muhammed
koydum!” dediği nakledilmektedir.
Peygamberimizin daha önceki peygamberlere
indirilen kitaplarda geçen isimlerinden bazıları
şunlardır: Dahûk, Hamyata, Ahîd, Baraklit, Mazmaz,
Mûşaffah, Münhamennâ, Muhtar, Rûhu’I Hak,
Hukîmüs sünneh, Mukaddes, Hırzül Ummiyyîn,
Malûmdur. Bunların çoğu sıfattır. Mecazen isim
sayılmıştır. Peygamberimizin ismi İncil’de: Ahmed
(Baraklit), Tevratta: Münhamennâ olarak geçer.
EFENDİMİZ’İN MÜBAREK NESLİ
Peygamber Efendimiz’in babası Abdullah, beyaz
tenli güzel bir yiğitti. Güzel ahlakı herkesi hayran
bırakıyordu. Merhameti, cömertliği, daha genç
yaşında iken çevresini aydınlatıyordu.
Amine annemiz de tıpkı Abdullah gibi çok soylu bir

aileden geliyordu.Emsalsiz bir ruh inceliğine sahipti.
Bu iki kutlu insan, Efendimize anne ve baba olmakla
tarihin en büyük şerefini paylaşıyorlardı.
Sevgili Peygamberimiz; “Ben, Abdullah,
Abdülmuttalib, Hâşim, Abdü Menaf, Kuseyy, Kilâb,
Mürre, Ka’b, Lüveyy, Gâlib, Fihr, Mâlik, Nadr, Kinâne,
Huzeyme, Mudrike, İlyâs, Mudar, Nizâr, Me’ad, Adnân
oğlu Muhammed’im. Mensup olduğum topluluk,
ne zaman ikiye ayrılmış ise, Allah beni muhakkak
onların en hayırlı olan tarafında bulundurmuştur. Ben,
câhiliyyet ahlâksızlıklarından hiçbir şey bulaşmaksızın,
ana ve babamdan meydana geldim. Ben,
Âdem’den babama ve anneme gelinceye kadar,
hep nikâhlı anne babadan geldim. Ben ana ve
baba îtibâriyle en hayırlınızım.”
Başka bir hadîs-i şerîfte de;
“Allahü teâlâ, İbrâhim oğullarından İsmâil’i seçti.
İsmâil oğullarından Kinâne oğullarını seçti. Kinâne
oğullarından Kureyş’i seçti. Kureyş’ten Hâşim
oğullarını seçti. Hâşim oğullarından Abdülmuttalib
oğullarını eçti. Abdülmuttalib oğullarından da beni
seçti.” buyurdu.
Peygamberimiz Kureyş kabîlesinin Hâşim oğulları
kolundandır. Babası Abdullah’dır. Abdullah’ın babası
Abdülmuttalib, annesi de Fâtımâ binti Amr’dır.
Dedesi Abdülmuttalib, Mekke’nin hâkimi ve Arapların
şeref îtibâriyle en üstün kabilesi olan Kureyş kabîlesine

mensuptu. Abdülmuttalib’in alnında Muhammed
aleyhisselâmın nûru parladığından Kureyş kavmi
onunla bereketlenirdi. Peygamberimizin dedesi
Abdülmuttalib, oğulları arasında en çok Abdullah’ı
severdi.
Çünkü onun alnında Muhammed aleyhisselâmın
nûru parlıyordu. Abdullah’ın güzelliği Mısır’a kadar
şöhret bulmuştu. Alnındaki nûr yüzünden iki yüze yakın
kız, onunla evlenmek arzusu ile Mekke’ye gelmişti.
Abdülmuttalib ise, O’nu her yönüyle O’na denk olan
bir kız ile evlendirmek istiyordu. Bunun için Benî Zühre
kabîlesinin büyüğü Vehb bin Abd-i Menâf’ın kızı
Âmine’yi oğlu Abdullah’a istedi. Vehb’in kızı Âmine;
güzellik, ahlâk ve neseb îtibâriyle Kureyş kızlarının
en üstünü idi. Ayrıca soy bakımından Abdullah ile
birkaç batın yukarıda birleşmekte idi. Abdülmuttalib,
Vehb’in kızını oğlu Abdullah’a isteyince Vehb şöyle
dedi:
“Ey amcam oğlu, biz bu teklifi sizden önce aldık.
Âmine’nin annesi bir rüyâ gördü. Anlattığına göre
evimize bir nûr girmiş, aydınlığı yeri ve gökleri tutmuş.
Ben de bu gece rüyâmda dedemiz İbrahim’i
gördüm. Bana; “Abdülmuttalib’in oğlu Abdullah’la
kızın Âmine’nin nikâhlarını ben kıydım. Onu sen de
kabûl et.” dedi. Bugün sabahtan beri bu rüyânın
tesiri altındayım. Acaba ne zaman gelecekler, diye
merak ediyordum. Bu sözleri duyan Abdülmuttalib
sevincinden“Allahü Ekber! Allahü Ekber!” diyerek

tekbir getirdi. Nihâyet oğlu Abdullah’ı Vehb’in kızı
Âmine ile evlendirdi.
Hz. Abdullah, Hz. Âmine ile evlenince alnında
parlayan nûr, hanımına intikal etti.
Hz. Âmine’nin Muhammed aleyhisselâma hâmile
olduğu sırada Kureyş kabilesinde büyük bir darlık,
kıtlık ve pahalılık olmuştu. Kureyş çok sıkıntı içinde
idi. Muhammed aleyhisselâmın ana rahmine
düşmesiyle birlikte, O’nun hürmetine Allahü teâlâ
Kureyş kabîlesinin bağ ve bahçelerine, mahsûllerine
öyle bereket verdi ki, hepsi zengin oldular. Araplar
o seneye “Senet-ül feth ve’l ibtihac” yâni sevinç ve
bolluk yılı dediler.
Âmine Hâtun Sevgili Peygamberimize hâmile
iken kocası Abdullah ticâret için Şam’a gitmişti.
Dönüşünde hastalanıp Medîne’ye geldiği sırada
dayılarının yanında vefât etti.
FİL VAK’ASI
Muhammed aleyhisselâmın doğmasına iki ay
kadar zaman varken Fil vak’ası meydana geldi.
İnsanların her taraftan akın akın gelip Kâbe’yi ziyâret
etmesine engel olmak isteyen Yemen vâlisi Ebrehe,
Bizans İmparatorunun da yardımıyla San’a’da büyük
bir kilise yaptırdı.İnsanların da burayı ziyâret etmelerini
istedi.Araplar ise eskiden beri Kâbe’yi ziyâret etmekte
olup, Ebrehe’nin yaptırdığı kiliseye hiç îtibar etmediler.

Hattâ hakâret gözüyle baktılar. İçlerinden biri kiliseyi
kirletti. Bu hâdiseye kızan Ebrehe, Kâbe’yi yıkmaya
karar verdi ve bu maksatla bir ordu hazırlayıp Mekke
üzerine yürüdü.
Mekke yakınında Mugammes denilen yerde Ebrehe
ordusu çadırlarını kurdu ve çevredeki Mekke’lilere
âit develeri yağmaladılar. Develerin içinde
Abdülmuttalib’in de iki yüz devesi vardı. Ebrehe’nin
elçisi Hinata el-Himyeri Mekke’ye giderek Kureyş’lilerin
ileri gelenleriyle görüştü ve “Kâbe’yi tavaf etmeyi
bıraktıkları takdirde onlara saldırmayacaklarını”
söyledi. Onlara sadece Kâbe’yi yıkmak için
geldiklerini, kendileri ile savaşmayacaklarını bildirdi
Abdulmuttalib, elçinin teklifini dinledikten sonra ona:
“Allah’a andolsun ki, sizinle savaşmayı düşünmüyoruz.
Zira böyle güçlü bir orduyla savaşacak güç ve
imkanımız yoktur. İşte şu gördüğün Allah’a ibadet
edilen Beytülharam’dır, aynı zamanda İbrahim
Peygamber’in (A.S.) Cenab-ı Allah’a ibadet ettiği
kutsal bir yerdir. Bizim size karşı engel olacak bir
ordumuz yoktur, ama Beyt’in (Kabe’nin) Sahibi
gelenlere engel olur ve evini korur” dedi. Sonra
develerini görüşmek üzere Ebrehe’nin yanına vardı.
Abdülmuttalib’e iyi davranan ve önce onu takdirle
karşılayan Ebrehe, Abdülmuttalib develerini isteyince
şöyle dedi:
“Seni ilk gördüğümde gözüme büyük bir şahsiyet
olarak görünmüştün. Ama sen Kâbe’nin korunmasını

isteyeceğin yerde develerinin peşine düşünce
gözümden düstün.” Abdülmuttalib, ise
“Ben develerin sahibiyim. Kâbe’nin de sahibi var, O
onu korur” dedi.
Abdülmuttalib develerini alıp Kureyş’lilerin yanına
döndü, onlara olup biteni anlattı ve hepsi, muhtemel
bir katliyama karşı Mekke’den ayrılıp dağlara
çekildiler.
Sabaha karşı Ebrehe, Mekke’ye ilerledi. Ebrehe’nin
ordusunda önde yürütülen, zaferin kazanılmasında
en büyük payı alacağı tahmin edilen Mahmut adında
bir fil vardı. Ebrehe Kâbe’ye saldırmaya başlayınca
bu fil yere çöktü ve Kâbe yönünde yürümedi. Yönü
Yemen’e çevrilince koşarak geri dönüyordu.
Öte yandan Abdulmuttalib Kabe’nin halkasına
tutunup: “Ey Allah’ım! Şüphesiz insan kendi evini korur,
sen de evini koru!” diye dua ediyordu. Abdulmuttalib
bu şekilde dua ederken bir ara yüzünü çevirdi, bir
kuş gördü ve:
“Vallahi bu garip bir kuş. Ne Necid tarafının, ne
Hicaz tarafınındır. Şüphesiz bunun özel bir durumu
var.” dedi. Bunun arkasından Allah-u Teala gagaları
sarı, kırlangıca benzer, daha önce ve sonra emsali
görülmemiş olan bu kuşları Ebrehe’nin ordusuna
karşı gönderdi. Kuşlar biri ağzında ikisi de ayaklarında
olmak üzere, nohut veya mercimek büyüklüğünde
üçer taş taşıyorlardı. Bu taşları Ebrehe’nin ordusu

üzerine bıraktılar. Taş isâbet eden her asker, anında
yere düşüp öldü. Ebrehe kaçmak istedi. Taşlardan
ona da isâbet edip, kaçtıkça etleri parça parça
dökülerek öldü. Bu husus Kur’ân-ı kerîm’de Fil
sûresinde bildirilmektedir.
“Görmedin mi Rabb’in fil sahiplerine ne yaptı?
Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? Üzerlerine sürü
sürü kuşlar gönderdi. Onlara çamurdan sertleşmiş
taşlar atıyorlardı. Ve onları, yenilmiş ekin yaprağı gibi
yaptı.” (Fil; 1-5)
Böylece Kureyş kabîlesi doğmak üzere olan
Muhammed aleyhisselâmın hürmetine büyük
bir düşmanın şerrinden kurtuldu. Muhammed
aleyhisselâmın geleceği Âdem aleyhisselâmdan
îtibâren her peygambere ve ümmetlerine
müjdelene gelmiş, doğması yaklaşınca da birçok
haber ve müjdeler verilip alâmetler ortaya çıkmış,
çeşitli hadiseler meydana gelmiştir.
PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)’İN DOĞUMU
Peygamberimiz, Fil yılında; Fil Vak’asından 50-55
gece sonra, Rebûülevvel ayının 12’nci Pazartesi
gecesinde, Mekke’de doğdu. Ahmet b. Hanbel,
Müsned’inde İbn-i Abbas’tan şöyle rivayet eder:
“Peygamberimiz, Pazartesi günü doğdu. Pazartesi
günü peygamber oldu. Pazartesi günü vefat etti.
Mekke’den Medine’ye hicret için Pazartesi günü çıktı.

Medine’ye Pazartesi günü geldi. Hacer-ül Esved’i
Pazartesi günü kaldırdı.”
Riyaziyeciler, Peygamberimizin doğumunun
Şemsî aylardan Nisan ayının 20’sine rastladığını
söylemişlerdir. Peygamberimizin doğumu da
kendisinden önceki Peygamberlerin doğumları gibi
Kamer menzillerinden üç yıldızın doğuşu zamanına
rastlamıştır. Eshâb-ı Kiram arasında Peygamberimizin
doğduğunu bilen veya onunla aynı doğumlu
olanlar vardır. Peygamberimizin amcası Hz. Abbas,
Peygamberimizden üç yaş büyüktü. Kastalâninin
Mevâhib-i Ledünniye’de bildirdiğine göre: Hz. Abbas,
bir gün Peygamberimize bakarken kadınların “öp
kardeşini!” dediklerini, kendisinin de peygamberimizi
öptüğünü hatırladığını söyler.
Peygamberimizin doğumu gecesinde, Hz.
Âmine’nin yanında Abdurrahman b. Avf ın annesi
Şifa Hâtûnla Osman b. Ebû-l Âs’ın annesi Fâtıma
hatun bulunmuştu. Şifâ Hâtûn Ebelik vazifesini
yapmış, Peygamberimizin dadısı Ümmü Eymen de
doğumda hizmet etmişti. Peygamberimiz doğduğu
zaman -O günün geleneğine uyularak- üzerine
büyük bir çanak konulmuştu. Çanağın yarılarak ikiye
ayrıldığı ve Peygamberimizin gözlerini göğe dikip
baş parmağını emdiği hayretle görüldü. Çünkü,
Cahiliyet devrinde, geceleyin doğan çocuğu,bir
çanağın altına koymak, ortalık aydınlanmadıkça
ona bakmamak âdetti. Doğum gecesinde Hz.

Âmine’nin yanında bulunan kadınlardan Fâtıma’nın,
o gece, evin nurla dolduğunu, yıldızların üzerlerine
dökülecekmiş gibi sarktıklarını gördüğünü söylediği
rivayet edilir.
Peygamberimiz doğduğu zaman Hz. Âmine,
(kayın babası) AbdulMuttalib’e haber gönderdi:
AbdulMuttalib, kâbe yanında bulunan Hıcir’da
oğlu Ebûtâlib ve Kureyş’in ileri gelenlerinden bazı
kimselerle birlikte oturuyordu. Müjdeci varıp, Hz.
Âmine’nin bir erkek çocuk doğurduğunu söyleyince,
Abdulmuttalib, çok sevindi. Yanındakilerle birlikte
kalkıp eve geldi.
Hz. Âmine, Peygamberimize hâmile iken
Rü’yasında “Sen, insanların hayırlısına ve bu ümmetin
Efendisine hâmile oldun. Onu dünyâya getirdiğin
zaman, (her hasedcinin şerrinden koruması için
bir ve tek olana sığınırım!) de. Sonra, ona Ahmed
yahut Muhammed (a.s.) adını tak!” denildiğini ve
yine rüyasında doğu ile batı arasını aydınlatan bir
Nur’un kendisinden çıktığını gördüğünü, bu sayede
Şam, Basra, Saray ve çarşılarını, hattâ Basra’daki
develerin uzanan boyunlarını görmek mümkün
olduğunu AbdulMuttalib’e anlattı. AbdulMuttalib,
Peygamberimizi kucağına alıp öptükten sonra, Ebû
Tâlib’e verdi ve “Bu çocuk, sana benim emânetimdir.
Bu oğlumun şanı yüce olacaktır!” dedi. AbdulMuttalib,
aziz torununu bağrına basıp Kabe’ye girdi, Allah’a
duâ ve bu ihsanından dolayı çok çok şükür ettikten

sonra onu annesine gönderdi.
AbdulMuttalib, doğumun yedinci günü, develer,
davarlar kestirerek Mekke’lilere üç öğün ziyafet
çekilmesini; ayrıca Mekke’nin her mahallesinde
develer kestirip onlardan insanların, kurtların, kuşların
serbestçe faydalandırılmasını oğlu Ebû Talib’e
emretti. Abdul Müttalib’in emri yerine getirildi.
Mekke’liler ziyafetten sonra “Ey Hâdis’in babası!
Çocuğa ne isim taktın?” dediler. AbdulMuttalib
“Muhammed ismini taktım!” dedi.
“Ne için atalarının isimlerinden birini beğenip
takmadın da Muhammed takdın?” dediler.
AbdulMuttalib de “Gökte Allah’ın yerde insanların
onu övmelerini istediğim için!” dedi.
PEYGAMBERİMİZ (A.S.) İN DOĞUMUYLA
MEYDANA GELEN BAZI OLAYLAR
İbn-i Sa’d’ın İbn-i Abbas’tan rivayetine göre:
Kurayza Nadir, Fedek ve Hayber Yahudileri,
Peygamberimiz, peygamber gönderilmeden önce,
yanlarındaki kitaplardan peygamberimizin sıfatını,
hicret edeceği yerin Medine olacağını öğrenmiş
bulunuyorlardı. Peygamberimiz doğduğu zaman
Yahudi âlimleri: “Bu yıldızın doğduğu gece, Ahmed
(a.s.) doğmuştur!” demişlerdi. Hz. Âişe’nin rivayetine
göre: Mekke’de ticaretle, alış verişle uğraşan bir
Yahudi vardı. Peygamberimizin doğduğu gece bu

Yahudi; içlerinde Hişam b. Mugire, Velid b. Mugire
ve Utbe b. Rebîa gibi Kureyşin ileri gelenlerinin de
bulunduğu bir toplantıda bulunuyordu.
Yahudi onlara: “Bu gece, sizlerden birisinin çocuğu
doğdu mu?” diye sordu “Bilmiyoruz!” dediler. Yahudi
“Vallahi, sizin bu kabahatinizden iğrendim! Bakın ey
Kureyş topluluğu! Size ne söylüyorum! İyi anlayın!
Bu gece, bu ümmetin en son Peygamberi Ahmed
doğdu! Eğer yanlışım varsa, Filistin’in Kudsiyetini
inkâr etmiş olayım! Evet Onun iki küreği arasında
kırmızımtırak, üzerinde tüyler bulunan bir Ben var!”
dedi.
Toplantıda bulunanlar, Yahudinin sözünden
hayretlere düştüler ve dağıldılar. Her birisi, evlerine
döndükleri zaman, bunu halklarına anlattılar.
Bazılarına “Bu gece, Abdul Muttalib’in oğlu Abdullah’ın
bir oğlu doğdu. Adını Muhammed koydular!” dediler.
Ertesi günü, Yahudinin bulunduğu yere gidip
“Bahsettiği çocuğun bizde doğduğunu öğrendin
mi?” dediler. Yahudi: “Onun doğumu, benim size
verdiğim haberden sonra mıdır? Yoksa, önce midir?”
dedi.”Öncedir ve ismi de Ahmed’dir.” dediler.
Yahudi: “Beni, ona götürün!” dedi. Yahudi ile birlikte
kalkıp Hz. Âmine’nin evine gittiler, içeri girdiler.
Peygamberimizi, Yahudinin yanına çıkardılar. Yahudi,
Peygamberimizin arkasındaki (Beni) görünce, üzerine
baygınlık geldi, fenalaştı; sonra ayıldı. “Yazıklar
olsun sana ne oldun” dediler. Yahudi: “Artık İsrail

oğullarından Peygamberlik gitti! Ellerinden kitap da
gitti. Yahudi âlimlerinin kıymet ve itibarları kalmadı
artık!. Bu, onların öldürülecekleri hakkında verilmiş
bir hükümdür! Arablar, Peygamberlikle kurtuluşa
ereceklerdir! Ey Kureyş topluluğu! Ferahladınız mı?
Vallahi, size, haberi doğudan batıya kadar ulaşacak
bir satvet, bir hamle verilecektir!” dedi.
Yakûbi, Taberi, İbni Abdi Rabbin ve daha
başkalarının kaydettiklerine göre: Peygamberimizin
doğduğu gece, Kisrâ’nın sarayında ondört Burç
çatırdıyarak yıkıldı. İranlıların bin yıldan beri hiç
sönmeden yanan Ateşgedeleri söndü. Semâve
vadisi, taşıp sular altında kaldı! Sâve gölü, kurudu!
İran baş kadısı (Mûbezan) da rü’yâsında bir takım
serkeş develerin bir sürü Arab atlarını önlerine katarak
Dicleyi geçtiklerini ve İran topraklarına yayıldıklarını
gördü!
Kisrâ, sabaha çıktığı zaman, karşılaştığı, hadiseden
çok ürktü ve bunu bir müddet, belli etmemeğe
çalıştı ise de vezirlerine ve mecusi büyüklerine
açıklamaktan kendisini alamadı. Tacını giydi.
Tahtına oturup, onları huzuruna davet edip topladı.
Toplandıkları zaman durumu onlara bildirdi. O sırada
Ateşgedenin de söndüğü hakkında gelen mektup
Kisrâ’nın üzüntüsünü büsbütün artırdı.
Başkadı (mûbezân)
“Allah, hükümdara dirlik düzenlik versin. Ben de bu

gece bir rü’ya gördüm!” diyerek bir sürü develerin,
bir sürü atları İran topraklarına doğru kovalayıp
getirdikleri hakkındaki rü’yâsını anlattı.
Kisrâ “Ey Mûbezân! Acaba, bu, neye işaret olabilir?”
dedi. Mûbezân, Meclistekilerin en bilgilisi idi. Kisrâ’ya:
“Arablar tarafından mühim bir şey vuku bulacağına
işaret olabilir.” dedi. Bunun üzerine Kisrâ, Basra Emiri
Numan b. Münzir’e yazdı ve bu yazıda
“Bana, bilgili bir zat gönder ki kendisine bazı şeyler
sormak istiyorum!” dedi Numan da ona Abdul Mesih
b. Hayyânı gönderdi. Kisrâ:
“Senden sormak istediğim şey hakkında sende bir
bilgi var mı?” dedi. Abdul Mesih:
“Hükümdar, soracaklarını bana bildirsin. Eğer, benim
o hususta bir bilgim varsa, sorusunu cevaplandırırım.
Cevaplandıramazsam bunu cevaplayabilecek
birisini haber veririm!” dedi.
Kisra; gördüklerini, Abdul Mesih’e anlatınca, Abdul
Mesih: “Şam civarında (Câbiye’de) oturan dayım
Satîh’da bu hususta bilgi vardır!” dedi. Kisrâ: “Öyle
ise, sen hemen ona git; sana sorduğum şeyleri, ona
sor; cevabını da bana getir!” dedi.
Abdul Mesih, hayvanına atlayıp ölümü halinde
iken Satih’in yanına ulaştı. Ona selâm verdi. Sıhhat
ve afiyet dileğinde bulundu. Fakat, Satîh, hiç cevap
vermedi. Bunun üzerine, Abdul Mesih: “Yemen
diyarının ulusu sağırmıdır? Yoksa işitiyormu? Ey mühim

ve müşkil meseleleri çözen zat!…” diye başlayan ve
kendisinin kim olduğunu, ne için geldiğini… Anlatan
manzumesini okuyup bitirince Satîh, başını kaldırdı.
Gözlerini açtı ve:
“Abdul Mesih, devesine binerek acele Satîh’e
geldi. Ama o, şimdi ölmek, kabre girmek üzeredir!
Senin, bana sâsan oğullarının hükümdarı, sarayının
sarsılmasındaki, yanan Ateşgedenin sönmesindeki
hikmeti anlamak, Başkadının rüyada gördüğü bir
takım serkeş develerin bir sürü arap atlarını kovalayarak
Dicle’yi geçip İran topraklarına yayılmalarının neyi
işaret ettiklerini sormak için gönderdi! Ey Abdul Mesih!
İlâhi vahyin okunması çoğaldı ve Asa sahibinin
Peygamber olarak gönderildiği, Semâve vadisinin su
baskınına uğradığı, Sâve gölünün battığı, Farslıların
Ateşgedelerinin söndüğü zaman artık Şam, Satıh
için Şam değildir! Sâsanilerden, sarsılıp yıkılan Burçlar
sayısınca, Kral ve Kraliçe gelecek ve artık, olacak
olacaktır!” dedi ve bulunduğu yerde öldü.
Muhammed aleyhisselâm doğduğu gece
Kâbe’deki putlar yüz üstü yere yıkıldı.
Urvetübni Zübeyr rivâyet eder:
“Kureyşten bir cemâatin bir putu vardı. Yılda bir
defâ onu tavâf ederler, develer kesip şarap içerlerdi.
Yine öyle bir günde putun yanına vardıklarında
onu yüzüstü yere yıkılmış buldular. Kaldırdılar, yine
kapandı. Bu hal üç defâ tekrarlandı. Bunun üzerine

etrâfına iyice destek verip diktikleri sırada şöyle bir
ses işitildi: “Bir kimse doğdu yer yüzünde her yer
harekete geldi. Ne kadar put varsa hepsi yıkıldı.
Kralların korkudan kalbleri titredi.”
Bu hâdise tam Muhammed aleyhisselâmın
doğduğu geceye rastlıyordu.
PEYGAMBERİMİZ (A.S.)’İN SÜT ANNEYE
VERİLMESİ
Peygamberimizi annesi Hz. Âmine, üç yada
yedi gün emzirdikten sonra, Ebu Leheb’in cariyesi
Süveybe Hatun, oğlu Mesruh’la birlikte günlerce
emzirdi. Süveybe: Daha önce Hz. Hamzayı, sonradan
Ebu Seleme’yi de emzirmişti. Rivayete göre: Ebu
Leheb’i ölümünden sonra, rüyada gördüler:
Cehennemde susuzluktan feryad ediyordu. “Ne
oldun?” diye sordular. “Ne olacak, sizden sonra hiç
bir hayra ermedim. Yalnız, Süveybeyi azad ettiğim
o da Muhammed’i emzirdiği için, şuradan emip
sulanıyorum!” diyerek iki parmağı arasındaki bir
deliği gösterdi. Ebu Leheb’in; her Pazartesi gecesi
böyle sulandıktan başka azabının hafiflediği de
bildirilmektedir.
Süveybe hatun; Hz. Hatice’nin evine gelir gider,
Peygamberimiz de ona çok hürmet ve ikram ederdi.
Hz. Hatice; Ebu Leheb’e Süveybe’yi azâd etmek
üzere kendisine satmasını teklif etmişse de Ebu
Leheb, kabul etmemiş ve ancak Peygamberimizin

Medine’ye hicretinden sonra kendiliğinden azad
etmişti. Süveybe; Medine’ye hicret edince,
Peygamberimiz ona elbise gönderir, kendisini ziyaret
ederdi. Peygamberimiz Hayber’in fethinden sonra
Süveybe’nin vefat ettiğini işitince, oğlu Mesrûh’u
sormuş
“O da öldü!” denilince akrabalarından “Kim var?”
demiş, “Onlardan hiç kimse kalmadı!” denilmişti.
Süveybe Hatun, Peygamberimizi emzirirken Abdul
Muttalib de bir süt annesi aramakta geri durmadı.
En sonunda, beni Sa’d b. Bekir kabilesinden Ebû
Züeyb’in kızı ve Hâris’in zevcesi Halime’yi buldu.
Halime’nin kucağında, Abdullah adında bir oğlu ile
yanında Şeyma (Üneyse) adında, Peygamberimize
bakabilecek yaşta bir kız çocuğu da vardı. Yeni
doğan çocuklarını süt anneye vermek, Kureyş
eşrafının ve ileri gelenlerin âdeti idi. Onlar bu suretle
kadınlarına kocalarıyla rahatça meşgul olmak
imkanını sağladıkları gibi, çocuklarını havasının
güzelliği, suyunun tatlılığı ve rutubetsizliği ile tanınan
yerlerde yaşayan şerefli kabileler arasında bir müddet
bulundurmakla da onların sağlıklarını korumuş;
aynı zamanda düzgün ve pürüzsüz konuşmalarını
sağlamış olurlardı.
Sa’d b. Ebi Bekr Kabilesi; Araplar arasında
cömertlikleri ve şereflilikleri ile tanınmış bir kabile idi.
Gerek bu ve gerek diğer kabilelerin kadınları senede
iki defa Mekke’ye gelerek yeni doğan çocukları

ücretle emzirmek için alıp götürürlerdi.
Hz. Halime’nin anlattığına göre: Yanında kocası ve
süt emen oğlu olduğu ve Beni Sa’d kadınlarından
bazıları da bulunduğu halde, emzirilecek çocuk
bulmak ve geçimlerini bu suretle sağlamak
düşüncesi ile bir gün, yurtlarından çıkmışlardı. O
yıl, pek kuraklık bir yıl idi. Kuraklık, kıtlık kendilerine
hiç bir şey bırakmamış, silip süpürüp götürmüştü.
Halimelerin ak, arık merkepleri, yaşlı sağmal devleri
de yanlarında idi. Fakat devenin memesinden
çocuğa gıda olabilecek bir tek damla bile süt
sızmıyordu. Çocukları ise açlıktan ağladığı için
bütün gece uyumamışlardı. Halime’nin de çocuğa
yetecek, onun ağlamasını dindirecek sütü yoktu.
Allah’tan yağmur ve genişlik dileyip duruyorlardı.
Halime’nin merkebi zayıf ve arık olduğu için,
arkadaşlarından geri kalmışlar, Mekke’ye çok geç
gelmişlerdi. Mekke’ye gelen Beni Sa’d kadınlarından
hiç birisi, Peygamberimizi emzirmeğe isteklenmemiş,
hep zenginlikleriyle tanınmış, babaları sağ çocuklar
aramışlar; Peygamberimize geldikçe “Yetimdir!
Malıda yoktur. Annesi, dedesi bize ne yardım
yapabilir ki?” diyerek almaya yanaşmamışlardı.
Halime ile gelen bütün kadınlar, istedikleri gibi
birer çocuk buldular. Halime ise, istediği gibi bir
çocuk bulamadığı için, eli boş döneceği sırada
Abdul Muttalib’le karşılaştı. Abdul Muttalib, ona “Sen
neredensin?” diye sordu. Halime “Ben, Beni Sa’d

kabilesi kadınlarındanım!” dedi. Abdul Muttalib:
“Adın nedir?” dedi. Halime: “Adım Halime’dir”
deyince, Abdul Muttalib gülümsedi ve “Ne güzel!
Ne güzel! Sa’d ve Hilim, iki haslettir ki dünyanın hayrı
da, Ahiretin izzet ve şerefi de bunlardadır! Ey Halime!
Benim yanımda yetim bir çocuk var. Onu, Beni Sa’d
kadınlarına arzettim. (Biz, götüreceğimiz çocuklardan
faydalanmayı, onların babalarından ikram görmeyi
umuyoruz!) diyerek kabule yanaşmadılar. Gel bâri,
sen onu emzir. Belki onun yüzünden mutluluğa
erersin! “dedi. Halime:
“Bana, biraz müsâade et de kocama bir
danışayım!” dedi ve kocasının yanına döndü.
Olan bitenleri ona anlattı, ve “Emzirecek çocuk
bulamadım, arkadaşlarım arasında eli boş geri
dönmeyi hoş bulmuyorum. Vallahi ben de gidip o
yetimi alacağım!” dedi. Haris “Almanda bir beis yok.
Belki de Allah bize onun yüzünden bereket ve hayır
verir!” dedi. Bunun üzerine Halime, izi sıra geri dönüp
Abdul Muttalib’in yanına geldi. Abdul Muttalib,
oturmuş, onu bekleyip duruyordu.
Halime: “Çocuk nerede?” diye sorunca Abdul
Muttalib’in yüzü parladı ve ferahladı. Halime’yi Hz.
Âmine’nin evine götürdü. Hz. Âmine, Halime’ye
“Hoş geldin, safa geldin!” dedikten sonra onu,
Peygamberimizin bulunduğu odaya götürdü. Süt
gibi beyaz softan bir parça kumaşa sarılmış, altına
yeşil ipek bir sergi serilmişti. Sırt üstü yatmış mışıl mışıl

uyuyor, kendisinden misk kokusu geliyordu! Halime,
Peygamberimizin yüzünün güzelliğine ve sevimliliğine
bakıp hayran oldu. Elini, Peygamberimizin göğsüne
koyunca, peygamberimiz gözlerini açtı ve
gülümsedi. Halime, Peygamberimizin alnından
öptü. Onu, kucağına aldı; kocasının yanına geldi.
Sağ memesini peygamberimize, sol memesini de
oğluna verdi. Her ikiside doyuncaya kadar emdiler
ve uyudular. Peygamberimiz, bundan sonra hep
sağ memeyi alıp emmiş, sol memeyi almamıştır.
Halime ve kocası, bundan önce, oğullarının
açlıktan ağlaması yüzünden hiç uyuyamamışlardı.
Halime’nin kocası Haris kalkıp arık ve yaşlı develerinin
yanına vardığı zaman, onun da memelerini sütle
dolmuş buldu. Ondan süt sağıp içti. Halime de
kanıncaya, doyuncaya kadar içti. Hayırlı, rahat bir
gece geçirdiler. Sabaha çıkınca, Haris
“Ey Halime! Bilmiş ol ki sen, mübarek, uğurlu bir
insan yavrusu almışsın!” dedi. Halime de “Vallahi,
bende zaten böyle dilerim!” dedi. Bundan sonra
Halime, dişi merkebine bindi ve Peygamberimizi
de kucağına aldı. Merkep, öyle yürümeğe koyuldu
ki kafiledeki merkeplerin hepsinin önüne geçti. Hiç
birisi ona yetişemediler! Hattâ Halime’nin şaşıp kalan
arkadaşları:
“Ey Ebu Züeyb’in kızı! Başına rahmet yağsın! Biraz
dur, bizi bekle! Yoksa, bu merkep, senin evinden
üzerine binip yola çıktığın merkebin değil midir?”

diyorlardı. O da
“Evet, vâllahî, bu işte o merkeptir!” demekten başka
söz bulamıyorlardı. Nihayet, Beni Sa’d yurdundaki
yerlerine geldiler.O zaman, yeryüzünde, Beni Sa’d
toprağı gibi kuraklığa uğramış bir toprak yoktu.
Böyle iken, Halimeler’in koyunlarının hali birden bire
değişmiş, akşamleyin karınları tok, memeleri sütle
dolu olarak eve dönmeğe başlamışlardı. Başkaları,
koyunlarının memesinde sağacak bir damla süt
bulamazken, bunlar, koyunları fosur, fosur sağıyor
ve doyasıya süt içiriyorlardı. Obadaki komşular,
çobanlarına:
“Yazıklar olsun size! Siz de bizim davarlarımızı Ebu
Zübeyb’in kızının çobanı nerede otlatıyorsa, oralarda
otlatsanıza!” diye çıkışıyorlardı. Çünkü, onların
koyunları akşamleyin karınları aç ve memelerinde
bir damla süt bulunmaksızın eve dönüyor. Halbuki,
Halimeler’in koyunlarının karınları tok ve memeleri sütlü
bulunuyordu. Halime ve kocası, bu hayır ve berekete,
aldıkları çocuk yüzünden erdiklerini anlamakta
gecikmediler. İki yıl geçince, Peygamberimiz sütten
kesildi.
Peygamberimizin çocukluğu da başka çocuklara
benzemiyordu . 8 aylık iken konuşuyor ve konuşulanı
dinliyordu. 9 aylık iken, çok düzgün konuşmağa
başlamıştı. 10 aylık iken çocuklarla ok atıyordu.
İki yaşına bastığı zaman çok gelişmiş, gösterişli bir
çocuk olmuştu.

Peygamberimizi alıp annesine götürdüler. Onun
yüzünden, bol hayır ve bereket gördükleri için, bir
müddet daha yanlarında kalmasını çok istiyorlardı.
Hz. Amine’ye “Oğulcuğumu büyüyünceye kadar
yanımda bıraksan iyi olur. Çünkü onun Mekke
vebasına tutulmasından korkarım!” deyince, Hz.
Âmine, Ciğerparesinin Beni Sa’d yurdunda bir
müddet daha kalmasına razı oldu.
Peygamberimiz, süt annesi Halime ile birlikte Beni
Sa’d yurduna döndükten bir müddet sonra, süt kardeşi
Abdullah’la evlerin arkasında yeni doğan kuzuların
yanında bulundukları sırada süt kardeşi koşarak eve
geldi. Halime’ye ve Hâris’e “Beyaz elbiseli iki kişi,
Kureyşli kardeşimi yere yatırıp karnını yardılar, ellerini
karnına soktular!” dedi. Halime ile kocası, hemen
dışarı fırladılar. Peygamberimizi ayakta, benzi uçuk
ve gülümser bir halde buldular. İkisi birden:
“Yavrucuğum Sana ne oldu?” diye sordular.
Peygamberimiz de: “Beyaz elbiseli iki kişi gelip beni
yere yatırdılar. Karnımı yardılar. Karnımda bilmediğim
bir şey aradılar!” dedi. Peygamberimizi alıp evlerine
döndüler. Haris:
“Ey Halime! Ben, bu çocuğun başına bir felâket
gelmesinden korkuyorum! Başına gelecek hâl,
meydana çıkmadan önce onu ailesine götürüp
teslim et!” dedi.
Halime, Peygamberimizi alıp Mekke’ye getirdi. Onu,

geceleyin Mekke’nin yukarı taraflarında kalabalık
arasında kaybetti. Her tarafı aradı ise de bulamadı.
En sonunda, gidip durumu Abdul Muttalib’e anlattı
ve
“Vallahi, şimdi onun nerede olduğunu bilmiyorum!”
dedi. Abdul Muttalip hemen kalktı; aramaya çıktı.
Bulamayınca
“Allah’ım! Muhammed adını ona sen taktın. Onu
bana lütfen, geri çevir!” diyerek Allah’a yalvardı.
Rivayete göre: Varaka b. Nevfel ile Kureyş’den bazıları
Peygamberimizi Mekke’nin yukarı taraflarında bulup
Abdul Muttalib’e getirdiler. “Bu oğlunu, Mekke’nin
yukarı taraflarında bulduk. O’na (sen kimsin?) diye
sorduk. O da: (Ben, Abdul Muttalib’in oğlu Abdullah’ın
oğlu Muhammed’im!) dedi. Biz de alıp onu sana
getirdik” dediler. Abdul Muttalib, Peygamberimize
“Ey çocuk! Sen kimsin?” dedi. Peygamberimiz:
“Ben, Abdul Muttalib’in oğlu Abdullah’ın oğlu
Muhammed’im!” dedi. Abdul Muttalip “Ben, Abdul
Muttalib’im, Senin dedenim! Canım sana fedâ!”
dedi. Hemen, Peygamberimizi bağrına bastı ve
öptü. Peygamberimiz heyecanından ağlıyordu.
Birlikte eve döndüler. Abdul Muttalib, davar, sığır
kestirip Mekke’lilere ziyafet verdi.
Hz. Âmine, Halime’yi görünce! “Ey sütannesi!
Çocuğu, niçin getirdin? Onu, yanında alıkoymak için
ısrar edip durmuştun: Şimdi ne oldu?” dedi. Halime:

“Artık, oğulcuğumu Allah büyüttü. Ben üzerime
düşeni yerine getirmiş bulunuyorum. Onun başına
bir takım felâketler gelebileceğinden korktuğum için
onu sana getirip sağ salim, hoşlanacağın gibi teslim
ediyorum!” dedi.
Hz. Âmine “Hayır! Çocuğumu teslim etmenin
sebebi bu değildir. Sen, bana işin doğrusunu
bildir. Yoksa, ona şeytan dokunabileceğinden mi
korktun?” dedi. Halime “Evet!” deyince, Hz. Âmine
“Hayır! Andolsun ki şeytan, ona dokunmaya hiç bir
zaman yol bulamaz! Benim oğlumda büyük bir hal
ve şan vardır. İstersen onu sana anlatayım!”dedi.
Halime “Olur, anlat!” deyince, Hz. Âmine “Ben, ona
hâmile olunca, içimden bir nur çıktığını, bu nurun
bana Şam topraklarından Basra’daki sarayları
aydınlattığını gördüm! Yine, Ona hamile olduğum
zaman, Andolsun ki ben hamilelikten daha kolay,
daha hafif birşey de görmüş değilim. O doğduğu
zaman, ellerini yere dayamış, başını göğe kaldırmıştı.
Anladın ya! Sen, O’nu bana bırak ta dönüp doğruca
selâmetle yurduna git!” dedi.
PEYGAMBERİMİZİN ŞERH-İ SADR
(GÖĞSÜNÜNYARILMASI) HAKKINDAKİ
AÇIKLAMALARI
Birgün, Eshabdan bazıları “Ya Resûlüllah!
Bize, kendinizden bahsetseniz ya?” demişlerdi.

Peygamberimiz de “Olur, ben, babam İbrahim’in
duasıyım, kardeşim İsa’nın müjdesiyim! Annem bana
hâmile olduğu zaman, Şam saraylarını aydınlatan
bir Nurun kendisinden çıktığını görmüştü! Ben, Beni
Sa’d b. Bekr yanında emzirilip büyütüldüm. Bir gün
sütkardeşimle birlikte evlerimizin arkasında kuzuları
otlatıyorduk. O sırada yanıma beyaz elbiseli iki kişi
geldi. Birinin elinde içi karla dolu bir altın tas vardı.
Beni tuttular. Karnımı yardılar. Kalbimi de çıkardılar ve
yardılar. Ondan, siyah bir kan parçası çıkarıp bir yana
attılar. Kalbimi ve karnımı o karla temizledikten sonra
onlardan birisi, ötekine (onu ümmetinden 10 kişiyle
tart!) dedi.Beni, bunlarla tarttılar. Ben onlardan ağır
geldim. Sonra (onu, ümmetinden 100 kişiyle tart!)
dedi. Beni, onlarla da tarttılar. Ben, yine onlardan
ağır geldim. Sonra (onu, ümmetinden 1000 kişiyle
tart!) dedi. Tarttılar. Ben, yine onlardan ağır geldim.
Bunun üzerine (Bırak! Onu tartmaktan vazgeç! Vallahi
O, ümmetinin bütünü ile tartılsa, yine onlardan ağır
gelir!) dedi.”
MEDİNE ZİYARETİ VE
HZ. ÂMİNE’NİN VEFATI
Peygamberimiz Mekke’de annesi Hz. Âmine’nin
yanında bir gül gibi büyüyor; dedesi Abdul
Muttalib de himayesini üzerinden eksik etmiyordu.
Peygamberimiz, 6 yaşında iken Hz. Âmine, yanına

Ümmü Eymen’i de alarak iki deve ile Medine’ye gitti.
Maksadları, hem Abdul Muttalib’in annesi tarafından
kendilerine dayı düşen Adiy b. Neccar oğullarını,
hem de kocası Abdullah’ın kabrini ziyaret etmekti.
Medine’de Neccâr oğullarından Nâbiga’nın evine
misafir oldular ve onun yanında bir ay oturdular.
Hz. Abdullah’ın kabri de bu evin avlusunda idi. Yine
O zamanın hatıralarından olmak üzere: Medineli
Yahudilerden birisi, Peygamberimize dikkatli
dikkatli baktıktan sonra, ertesi günü gelip yalnızken
Peygamberimizin yanına sokulmuş ve
“Ey Çocuk! Senin adın ne?” demiş. “Ahmed!”
cevabını alınca, Yahudi “Bu, ümmetin Peygamberi
olacaktır!” diye haykırmıştı.
Ümmü Eymen de bu konudaki hatırasını şöyle
anlatmıştır:
“Bir gün, gündüzün ortasında, yahudilerden iki kişi
yanıma geldiler (Bize, Ahmed’i çıkar!) dediler. Ben
de dışarı çıkardım. Ona, Ud yerine varıncaya kadar,
uzun uzun baktıktan sonra, birinin, öbürüne (Bu, bu
ümmetin peygamberidir. Burası da Onun hicret
yeridir. Bu memlekette savaş ve tard gibi büyük işler
olacaktır!) dediği tamamıyla hatırımdadır.”
Hz. Âmine, Medine’de daha fazla kalmayı uygun
bulmadığından, Mekke’ye dönmek üzere, yola
çıktılar. Medine ile Mekke arasında bulunan ve
Medine’ye daha yakın olan Ebvâ köyüne geldikleri

zaman, Hz. Âmine hastalanıp vefat etti ve oraya
gömüldü. Vefatında 30 yaşında idi.
Kaydedildiğine göre: Hz. Âmine ölüm döşeğine
düşünce, başucunda bulunan Peygamberimizin
yüzüne bakmış ve şöyle demişti: “Ey çekilen dehşeti
ölüm okundan Allah’ın lütuf ve yardımı ile 100
deve karşılığında kurtulan zatın yavrusu! Allah, seni
mübarek ve devamlı kılsın! Eğer rüyada gördüklerim
doğru çıkarsa, sen Celâl ve Bol ikram sahibi olan
Allah tarafından Adem oğullarına helâl ve haramı
bildirmek üzere, peygamber gönderileceksin! Sen,
teslimiyeti, Atan İbrahim’in dinini gerçekleştirmek
ve yerleştirmek için gönderileceksin! Allah, seni,
milletlerle birlikte devam edip gelen putlardan,
putperestlikten esirgeyecek, alıkoyacaktır. Her
yaşayan ölür. Her yeni, eskidir. Her yaşlanan, zeval;
her çok, fena bulur. Evet, bende öleceğim. Fakat,
temelli anılacağım. Çünkü, temiz bir evlât doğurmuş
arkamda hayırlı bir hatıra bırakmış bulunuyorum!”
Dünyada, böylece babasız ve annesiz kalan
peygamberimiz Yüce Allah, hamisiz bırakmadı.
Dedesinin, sonra da amcasının bağrına bastırttı.
Kur’an-ı Kerim “Rabbın, seni yetim bulup da
barındırmadım mı?” (Duha: 6) diyerek bunu hatırlatır.
Ümmü Eymen, Peygamberimizi bağrına bastı.
Devenin birisine binip ötekini yedeğine alarak
5 gün sonra Mekke’ye ulaştı. Ümmü Eymen,

Peygamberimizi kendisine o kadar ısındırmıştı ki bu
kara gün dostu dadısına Peygamberimiz “Annemden
sonra Annem!” diyerek iltifatlarda bulunurdu.
Peygamberimizin Hudeybiye Umresi sırasında
Ebvâ’dan geçerken,Annesinin kabrini ziyaret
için Allah’dan izin alıp kabre gitmiş, elleriyle onu
düzeltmiş, kabrin başında teessüründen ağlamıştı.
Peygamberimizin ağladığına bakarak Eshab-ı Kiram
da ağlamışlar ve Peygamberimize
“Niçin ağladınız?” diye sormuşlardı. Peygamberimiz
de: “Annemin, benim hakkımdaki şefkat ve
merhametini düşündüm de ağladım!” demişti.
Hz. Âmine’nin vefatı ile 6 yaşında anneden de
mahrum kalan Peygamberimizi, dedesi Abdul
Muttalib bağrına bastı. Gece gündüz yanından
ayırmadı. Çocuklarından hiç birisine göstermediği
aşırı sevgi ve şefkati, ona gösterdi.
Kabe’nin gölgesinde kendisine mahsus olan ve
hiç kimsenin oturmasına müsaade edilmeyen
minderinde Peygamberimiz dedesi ile birlikte
serbestçe otururdu. Amcalarından mâni olmak
isteyenlere AbdulMuttalib “Bırakın oğlumu! Onun
şanı yücedir!” der. Peygamberimizi rahat ettirmeye
çalışırdı. Abdul Muttalib, Peygamberimizin dadısı
Ümmü Eymen Bereke’yi de zaman zaman
sıkıştırır, torunundan gafil olmamasını, yanından
uzaklaşmamasını ona sık sık tenbih ederdi. Ümmü
Eymen, o zamana aid bir hatırasını şöyle anlatır:
“Bir gün, Resulüllah’a bakarken dalmışım.
O, yanımdan uzaklaşıp gittiği halde, farkında
olmamışım. Abdul Muttalib’in birden bire baş ucuma
dikildiğini gördüm. Bana “Ey Bereke!” dedi. “Buyur!”
dedim. “Oğlumu nerede buldum, biliyor musun?”
dedi. “Bilmiyorum!” dedim. “Ben, onu Sidr ağacının
yakınlarında çocuklarla oynarken buldum. Oğlumdan
gaflet etme! Ehl-i kitap, benim oğlum hakkında
(Bu Ümmetin Peygamberi olacak! diyorlar) dedi.”
Peygamberimizi dedesi bir gün, kayıb olan devesini
aramağa göndermişti. Peygamberimizin dönüşü
gecikince, Abdul Muttalib telaşlanmış, Kabe’ye
giderek Tavaf etmeğe ve “Allah’ım! Muhammed’i
bana geri çevir…” diyerek yalvarmağa başlamış,
bir müddet sonra Peygamberimizin deve ile çıkıp
geldiğini görünce “Yavrucuğum! Sana o kadar âhü
figan ettim ki artık, ben, bundan sonra ölünceye kadar
seni kendimden ayırmayacağım! Vallahi, bundan
sonra seni asla bir yere göndermeyeceğim!” demişti.
Abdul Muttalib uyurken veya odasında yalnızken
Peygamberimizden başka hiç bir kimsenin yanına
girmesine müsâade etmezdi. Peygamberimiz’i
daima okşar, sırtını sığar, başını ve ağzını öperdi.
Onun sözlerinden ve hareketlerinden hoşlanırdı.
Sofrada, onu yanına alır veya dizine oturtur; yemeğin
en iyisini ve tatlısını ona yedirirdi. Peygamberimiz

gelmeden, yemeklere el uzatmaz, onun gelmesini
beklerdi. Peygamberimizin edep ve terbiyesine çok
dikkat ederdi. Abdul Muttalib; bir kuraklık ve kıtlık
yılında, görülen bir rü’ya üzerine, Peygamberimizin
elinden tutup Ebû Kubeys dağına çıkarak Allah’a
yalvarınca, yağmur yağmaya başlamıştı. Abdul
Muttalib hakkında söylenilen Mersiye ve Kasidelerde
bu vak’aya işaret edilmiştir. Abdul Muttalib’in
gördüğü rü’yalar ve karşılaştığı hadiseler, torununun
ileride büyük bir adam olacağı hakkındaki inancını
iyice artırmıştı.
Peygamberimiz, bir gün sed başında çocuklarla
oynuyordu. Müdliç oğulları kabilesinden bazı
kimseler, Peygamberimizi görüp yanlarına çağırdılar.
Ayaklarına ve izindeki özelliğe baktılar: Sonra, Abdul
Muttalible karşılaşarak kucaklaştılar. Ona: “Bu çocuk,
senin neslinden midir?” dediler. Abdul Muttalib
“Oğlumdur!” deyince “Ey Abdul Muttalib! Onu, iyi koru,
biz onun ayaklarına benzeyen bir ayak görmedik.
Onun ayakları, Makam-ı İbrahim’dekindendir. (Yani,
Hz. İbrahim’in, Makam-ı İbrahim’de izi bulunan
ayağındandır) dediler. Bunun üzerine, Abdul
Muttalib, oğlu Ebu Talib’e “Bak! Bunlar, kardeşinin
oğlu hakkında ne söylüyorlar dinle!” dedi.
Peygamberimiz de bir Hadislerinde “İbrahim (a.s.)’i
gördüm. Oğulları içinde ona en çok benzeyen
benim!” demiştir.
Abdul Muttalib, bir gün Hıcr’da Kabe’nin yanında

oturuyordu. Dostu, Necrân kadısı ve rahibi de
yanında bulunuyordu. Necranlı rahib söz arasında
“Biz, İsmail oğullarından en son gelecek olan
Peygamberin sıfatını kitaplarda bulduk. Burası, Onun
doğum yeridir. Sıfatları da şöyledir!” diyerek onları
birer birer saymağa başladığı sırada Peygamberimiz
oraya geliverdi. Necranlı Rahib, peygamberimizin
gözlerine baktı. Sırtına baktı. Ayaklarındaki özelliğe
baktı ve
“İşte O. budur. Bu çocuk, senin neslinden midir?”
dedi. Abdul Muttalib “Oğlumdur!” deyince, Necranlı
râhib “Biz, kitaplarda onun babasını sağ bulmadık!”
dedi. Abdul Muttalib “O oğlumun oğludur. Babası, bu
daha doğmadan annesinin karnında iken ölmüştü!”
deyince, Necranlı Rahib “Şimdi doğrusunu söyledin!”
dedi. Bunun üzerine Abdul Muttalib, oğullarına
dönerek “Kardeşinizin oğluna sahip olunuz. Onun
hakkında söylenileni işitmiyor musunuz?” dedi.
Kaynakların çoğunlukla bildirdiklerine göre: Abdul
Muttalib, Fil Vak’asından sekiz yıl sonra, 80 yaşını aşmış
bir pir iken öldü. Mekke çarşısı matem içinde günlerce
kapalı kaldı. Mekkeliler, Abdul Muttalib’in cesedini
hürmeten Sidr Ağacının yaprağı ile yıkadılar, ki o
zamana kadar Kureyş’ten hiç bir kimsenin ölüsü Sidr
ile yıkanmış değildi. Kendisine: Yemen kumaşından
kıymetli iki parça kefen sarıldı. Kefen’e misk sürüldü.
Kureyşliler, Abdul Muttalib’e karşı duydukları derin
sevgi ve saygılarından dolayı onun cenazesini

günlerce eller üzerinde taşıdıktan sonra Hacûn
kabristanındaki dedesi Kusay’ın yanına gömdüler.
Abdul Muttalib’in ölümü üzerine bir çok Mersiyeler
söylendi ve bunlardan onun üstün meziyetleri birer
birer dile getirildi. Abdul Muttalib, öleceğini anladığı
zaman, kızlarını başına toplayıp onlara:
“Ben ölünce, bana ne diyerek ağlıyacağınızı
ölmeden önce bir dinleyeyim!” dedi ve kızlarına
söylettiği mersiyelerde kendisinin: Cömert, saygıya
ve boyun eğilmeye lâyık, utangaç nâzik ve güzel
ahlâklı, iyi niyetli, cesur, adaletli, herkes için yararlı,
asaletli, boylu boslu, güzel yüzlü, tatlı sözlü şerefli… Bir
zat olduğu bir insanın, dünyada temelli kalabilmesi
şerefle mümkün olsa kendisinin taşıdığı şeref
sebebiyle dünyada temelli kalabileceği ifade edildi.
Gerçekten, Abdulmuttalib;. uzun boylu, büyükçe
başlı, yakışıklı, sabırlı, akıllı, terbiyeli, anlayışlı, kavrayışlı,
heybetli, mert ve cömert bir zattı. Yoksul insanların
karınlarını doyurmağa çalışmakla kalmaz, dağ
başlarında aç susuz kalan kurtu kuşu da düşünürdü.
Allah’a çok bağlı idi. Kötülüklerden sakınır. Âhiret’e
inanırdı. Verdiği sözü, adağını yerine getirirdi.
Mekke’nin kadısı idi. Hırsızlık edenin elini keser, kız
çocuklarının öldürülmesini men ederdi. Kötülük,
yaramazlık edenleri kamçısı ile korkuturdu. Şaraptan,
zinadan sakınırdı. Mekke’de zulme haksızlığa
meydan vermezdi. Misafirleri ağırlar, haram aylara
riâyet ve Kâbeyi çok çok tavaf ederdi. Ramazan

girince, Hira’da ibadete ve inzivaya çekilmeyi ilk defa
o âdet edinmişti. Kavim ve kabilesine karşı büyük
sevgi gösterirdi. Akraba ile ilgilenmeyi, halka yedirip
içirmeyi, ahirete, öldükten sonra dirilmeye inanmayı
çocuklarına tavsiye ve telkin ederdi. Kureyşiler ona
(ikinci İbrahim) derlerdi.
Peygamberimiz, küçük yaşında bu aziz hamisini
de kaybedip acısını çekti. Bir gün Peygamberimize.
“Dedeniz Abdul Muttalib’in ölümünü hatırlıyabiliyor
musunuz?” diye soruldu. Peygamberimiz: “Evet,
hatırlıyorum. Ben, o zaman 8 yaşında idim.!” dedi.
Dadısı Ümmü Eymen de Peygamberimizin o zaman
dedesi Abdul Muttalib’in tabutunun arkasından
ağladığını gördüğünü söyler.
Abdulmuttalib, öleceğini anlayınca
peygamberimizi, Abdullah’la baba ana bir kardeş
olan iki oğluna, Zübeyr ile Ebu Tâlib’e bıraktı ve
Peygamberimize iyi bakmalarını onlara önemle
vasiyet etti. İki kardeş aralarında kur’a çektiler. Kur’a,
Ebû Tâlib’e çıktı. O da peygamberimizi elinden tutup
evine götürdü.
Ebu Talib’in peygamberimize karşı derin bir sevgisi
ve saygısı vardı. Onu, kendi çocuklarından fazla
severdi. Yanına almadan uyumaz, onsuz bir yere
gitmezdi. Ebu Talib, istirahat için kendisine serilen
mindere peygamberimizin gelip uzandığını gördüğü
halda ona engel olmazdı.

Şiddetli bir kıtlık ve kuraklık yılında Kureyş halkı, Ebu
Talib’e baş vurdular ve “Ey Ebu Talib! Kuraklıktan
çoluk çocuklarımız ölmeye, hayvanlarımız kırılmaya
başladı! Bizim için, yağmur duasına çıksan olmaz
mı?” dediler.
Ebu Talib, Peygamberimizi yanına alarak Beytullah’a
vardı. Sırtını Kabe’ye dayadı. Allah’a yalvarmağa
başladı. Peygamberimiz de Kabe’nin örtüsüne
yapışmış, parmağını göğe doğru kaldırmıştı. Birden
bire gökyüzü bulutlandı. Yağmurlar yağmağa
başladı. Çok geçmeden, vadinin sel suları ile dolup
taştığı görüldü. Ebu Talib’in bunu da yeğeninin
kerametinden bildiği, kendisinin Peygamberimiz
hakkında Mekkeli müşriklere hitaben söylediği uzun
bir şiirindeki:
“Yüzü suyu hürmetine bulutlardan yağmur
dilediğimiz böyle bir zat hiç bırakılır mıymış?!”
mısrasından anlaşılmaktadır.
Ebu Talib’in zevcesi Fatıma Hatun da
Peygamberimize öz annesi gibi iyi bakardı.
Peygamberimiz, onun bu iyiliğini hiç unutmadı.
Fatıma Hatun vefat ettiği zaman, Peygamberimiz
“Bugün, annem öldü!” dedi ve kendi gömleğini ona
kefen olarak sardırdı. Gömüleceği kabrin içine inip
yanı üzerine biraz uzandıktan sonra onu indirtti.
“Biz, senin buna yaptığın şeyi başkasına yaptığını
görmedik?!” dediler. Peygamberimiz: “Ebu Talib’den

sonra, bu kadıncağız kadar bana iyiliği dokunan hiç
bir kimse yoktur. Ahirette Cennet elbiselerinden elbise
giymesi için ona gömleğimi sardırdım. Kabre ısınması,
alışması için oraya kendisiyle birlikte uzandım!” dedi.
Peygamberimizin, yengesi için duyduğu üzüntüden
hayrete düşenlere Peygamberimiz,
“O, benim annemdi! Kendi çocukları, aç durur,
suratlarını asarlarken, o önce benim karnımı
doyurur, saçımı tarardı. O, benim annemdi!” diyerek
yengesinin üstün meziyetini belirtti. Peygamberimiz,
yengesini, sağ bulunduğu müddetçe evine gidip
ziyaret etmekten de geri durmamıştır.
Ebu Talib; Kureyş’in ticaret kervanı ile Şam’a gitmeyi
kararlaştırdı; yol hazırlıklarını gördü. Yola çıkacağı
sırada, erkek ve kız kardeşleri, Ebu Talib’i uğurlamağa
geldiler. Ebu Talib, Peygamberimizi yanında
götürüp götürmemek hususunda tereddüdde idi.
Peygamberimizin bütün amcaları ve halaları, Ebu
Talib’e “Bu yaştaki bir çocukla eşkıya saldırılarına
karşı yola çıkılmaz!” dediler. Bunun üzerine Ebu
Talib, Peygamberimizi Mekke’de bırakmaya karar
verdi. Peygamberimiz, bunu anlayınca, Ebu
Talib’in devesinin yularını tuttu. Gözleri yaşararak,
“Amcacığım! Beni, kime bırakıp gidiyorsun? Burada
babam yok, annem yok!” dedi. Peygamberimizin
bu sözleri, Ebu Talib’in şefkat ve merhametini
coşturmuştu:
“Vallahi, O’nu yanımda götürürüm! Ben, onu ne

kendimden ayırırım, ne de ondan ayrılırım!” dedi ve
Peygamberimizle birlikte yola çıktı.
Kervan, Şam toprağından Basra’da konakladı.
Orada, Bahirâ diye anılan bir Râhib, bir de onun
içinde barındığı Manastır’ı vardı. Hıristiyanların ilmi
onda ve orada idi. Çünkü orada, büyükten büyüğe
geçerek gelen bir kitap vardı ki bu manastırda
o güne kadar, gelip geçmiş rahiblerden, bu
kitaptan faydalanmayan, bilgi almayan yoktu.
Bahirâ’nın asıl adı, Hıristiyanlar arasında “Circis” veya
“Sercis” idi.Kendisi, Yahudi âlimlerinden ve Teymâ
yahudilerinden iken Hıristiyanlığı kabul etmişti. Kureyş
kervanı daha önceki yıllarda buradan defalarca
gelip geçtikleri halde Râhib Bahirâ, onlarla hiç
konuşmaz, ilgilenmezken, bu yıl, onları manastırın
yakınında konaklattı ve onlar için birçok yemekler de
hazırlattı. Bu da kendisinin, manastırında oturduğu
yerden Peygamberimize ait bazı şeyler görmüş
olmasından ileri gelmişti.
Rivayete göre: Rahib Bahirâ, Manastırında
bulunduğu sırada, kervan ilerlerken, bir bulut’un,
kervandakiler arasında peygamberimizi
gölgelediğini, sonra, gelip manastırın yakınında
bir ağacın gölgesine indikleri zaman, bütün ağacı
gölgelediğini, ağacın dallarının da Peygamberimizin
üzerine doğru eğildiğini ve Peygamberimizi
gölgesinin altına aldığını görmüştü. Bahîrâ, bütün
bunları görünce, manastırından indi.

“Ey Kureyş topluluğu! Ben, sizin için yemek
yaptırdım. Çok arzu ediyorum ki sizin küçük büyük,
köle hür, bütününüz yemeğe buyurunuz!” diye
davetli gönderip onları yanına getirtti. İçlerinden
birisi “Vallahi! Ey Bahirâ! Senin bugün şaşılacak bir
halin var! Biz, senin yanından çok gelir geçerdik de
bize böyle birşey yapmazdın! Senin bugünkü halin
nedir?” dedi. Bahirâ
“Söylediklerinde doğrusun. Siz, bir misafirsiniz. Ben
sizi ağırlamak için, yemek yaptırdım. Buyurun,, ondan
hepiniz yiyiniz!” dedi. Hepsi sofra başına toplandılar.
Yalnız, Peygamberimiz, onların hepsinden yaşça
küçük olduğu için ağacın altındaki yüklerin yanında,
bekçi kaldı. Bahirâ sofrada bulunanları süzdü. Hiç
birisinde, bildiği, kitaplarda bulduğu Ahir zaman
peygamberinin sıfatını göremeyince;”Ey Kureyş
topluluğu! İçinizden, yemeğe gelemeyen yerinizde
kalan herhangi bir kimse var mı?” dedi.
“Ey Bahirâ! Senin dâvetine icabet etmeyen, sana
gelmeyen bir kimse yok! Ancak, bir çocuk var ki,
O da burada bulunanların yaşça en küçüğüdür.
Yüklerin yanında kalmıştır!” dediler. Bahirâ “Yapmayın!
Onu da çağırın, bu yemekte sizinle birlikte O da
bulunsun!” dedi. Kureyşilerden birisi (ki Hâris’di) Lât ve
Uzzâ’ya andolsun ki Abdul Muttalib oğlu Abdullah’ın
oğlu Muhammed’in aramızda yemekten geri
kalması, bizim için yüz karasıdır!” diyerek kalkıp gitti
ve Peygamberimizi getirdi ve oradakilerin yanına

oturttu.
Peygamberimiz gelir gelmez, Bahirâ, ona dikkatli
dikkatli bakmağa ve uzuvlarından her birisini
süzmeğe başladı. Baktıkça, yanındaki kitapta yazılı
sıfatları onda buluyordu. Yemekler yenilince, oradan
ayrıldılar. Bahirâ, kalkıp Peygamberimizin yanına geldi
“Ey çocuk! Sana bazı şeyler soracağım! Soracağım
şeyler hakkında Lât ve Uzzâ aşkına bana doğru
bilgi ver!” dedi. Bahirâ, bu yemini, kervan halkından
işitmişti. Peygamberimiz ona:
“Lât ve Uzzâ adına yemin vererek bana bir şey
sorma! Vallahi, ben, onlardan duyduğum nefreti, hiç
bir şeyden duymam!” dedi. Bunun üzerine, Bahirâ
“Öyle ise, sana soracağım şeyler hakkında Allah
aşkına bana doğru bilgi ver!” dedi. Peygamberimiz
“Dilediğini sor!” dedi. Bahirâ da Peygamberimize
nasıl uyuduğunu sordu. Peygamberimiz “Gözlerim
uyur, kalbim uyumaz!” dedi. Bahirâ, Peygamberimizin
gözlerindeki kırmızılığına baktı. Yanındakilere “Bana,
bu kırmızılık hakkında izahat verin… Bu, gelici geçici
bir kırmızılık mıdır, yoksa, daima durur mu?” dedi. “Biz,
onun gözlerinden ayrıldığını hiç görmedik!” dediler.
Bahirâ, Peygamberimizin hallerine, işlerine… dair
türlü sorular sordu. Peygamberimizden cevaplarını
aldı. Bahirâ bütün bunları, Ahir zamanda gelecek
peygamberin sıfatları hakkındaki bildiklerine uygun
buldu. Bundan sonra, Peygamberimizin hırkasını

çıkartıp sırtına baktı. İki küreği arasındaki peygamberlik
Hatemini gördü ki, bu da Ahir zaman peygamberinin
sıfatlarından olmak üzere yanındaki kitaplarda yazılı
bulunuyordu. Bahirâ, Peygamberimizin amcası Ebu
Talib’e dönüp
“Bu çocuk, senin neslinden midir?” dedi. Ebu Talib
“Oğlumdur!” dedi. Bahirâ
“O, senin oğlun değildir. Ben, bu çocuğun babasını
kitaplarda sağ bulmuyorum!” dedi. Ebu Talib
“O, benim kardeşimin oğludur!” dedi. Bahira
“Babası, ne oldu?” diye sordu. Ebu Talib
“Bu, annesinin karnında iken öldü!” dedi. Bahirâ
“Doğru söyledin!” dedi.
“Annesine ne oldu?” diye sordu. Ebu Talib “Yakında
öldü!” dedi.
Bahira “Doğru söyledin!” dedi ve “Kardeşinin
oğlunu memleketine hemen geri çevir. Yahudilerin
ona zarar vermelerinden sakın! Vallahi onlar, bu
çocuğu görüp te benim onda sezdiğimi sezecek
olurlarsa, muhakkak, ona zarar vermeğe kalkışırlar.
Çünkü, kardeşinin oğlunda çok büyük bir hal ve
şan vardır. Biz, Onu atalarımızdan miras kalan
kitaplarımızda bulduk. Bu yolda bizden Misak da
alındı. Onu memleketine acele götür!” dedi. Bahira,
Peygamberimize azık olmak üzere, çıkınına bir miktar
kurutulmuş ekmek (peksimet) le zeytinyağı koydu. Ebu

Talib, Şam’a gitmekten vazgeçip Mekke’ye döndü.
Kaynakların bir çoklarına göre: Peygamberimiz o
zaman 12 yaşında idi.
Peygamberimizin, çocukluk ve gençlik çağında
kendilerine ait koyunları kırlarda yalnız başına veya
arkadaşları ile birlikte otlattıkları olmuştur. Bir gün,
Peygamberimiz “Koyun gütmeyen hiç bir peygamber
yoktur!” buyurmuştu “Yâ Resûlallah! Sende mi
güttün?” denilince “Evet, ben de güttüm!” dedi.
Süheyli, Peygamberimizin, bu sözleriyle, Beni Sa’d
yurdunda süt kardeşi ile birlikte Halime’nin koyunlarını
otlatmaları hadisesini kasdetmiş olduğunu açıklar.
25 yaşına geldiğinde artık ticaretten de anlayan
bir genç olmuştu. Bu zamanlarda 40 yaşına ulaş-
mış, ahlak ve terbiye konusunda son derece ileri
durumda olan Hatice isminde zengin ve dul bir hanımefendi vardı.. Evlenmeye karar verdiler. Sade bir
törenle evlendiler. Bu ticaret ortaklığı öyle bir ortaklık
olmuştu ki, sonunda birbirlerinin hayatlarına, dertlerine, tasalarına, sevinçlerine kadar her şeyleriyle ortak
olmuşlardı.
Peygamberimizin Hz Hatice ile olan evliliklerinden
Altı çocukları dünyaya geldi:
Abdullah, Zeynep, Rukiye, Ümmü Gülsüm, Kasım,
Fatıma. Bunlardan Hz. Fatıma hariç bütün çocukları
Peygamberimizden önce vefat etmişlerdir.
Hz. Hatice, aynı zamanda İslam’a giren ilk insan

olmuş, asalet, dürüstlük, üstün ahlak ve fedakârlığı ile
Haticetül- Kübra (Büyük Hatice) lakabını da almıştır.
35 yaşına geldiğinde ise Kabe hakemliği yapmış,
buradaki hakemliğiyle bütün Mekkelilerin saygısını
kazanmıştır.
Olay şudur:
Araplar tarafından da kutsal sayılan Kabe, şiddetli sel ile yıkılmıştı. Bunun üzerine Mekkeliler bir araya
gelerek O’nu yeniden inşa ettiler.
Fakat bugün bizim için de kutsal olan HacerülEsved denen taşı eski yerine koymaya sıra gelince,
herkes bu işi kendisi yapmak, bu şerefi kendisi elde
etmek istedi. İş öyle ciddileşti ki, aralarında sonu savaşa kadar gidebilecek tartışmalar başladı. Bunun
üzerine tarafsız bir hakem bulmaya karar verdiler.
Sabahleyin Kabe sınırlarına ilk kim gelirse O hakem
olacak ve O’nun vereceği karara herkes uyacaktı.
Sabah olunca içeriye ilk gelen Hz. Muhammed’dir.
O’nun gelişi herkese derin bir nefes aldırdı.
Çünkü haksızlık yapmayacak, herkesin güvendiği
bir insandı O. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vessellem) elbisesini çıkardı. Hacerül –Esved’i üzerine
koydurdu. Ve her kabileden birer kişinin taşı kaldırmasını istedi. Taş yeterli yüksekliğe çıkınca da kendi
elleriyle yerine yerleştirdi. Herkes bu olaydan memnun olmuştu. Nasıl memnun olmasınlar ki, hem taşı
yerine koyma işine herkes katılmış hem de en önem

lisi çıkabilecek bir savaş engellenmişti. Bu olaydan
sonra Peygamberimize (sallallahu aleyhi vessellem)
Muhammedül-Emin (Güvenilir Muhammed) lakabı
takılmıştır.
Hz. İsa’dan beri yaklaşık 600 yıldan beri peygamber gelmemişti. İnsanlık bir Peygambere, bir rehbere
muhtaçtı. İlahi kitaplar değiştirilmiş, ahlak ve manevi
değer diye bir şey kalmamıştı. Bütün çirkin işler son
derece yaygınlaşmıştı. Hatta insanlar köle olarak satılmaya, kız çocuklar canlı canlı toprağa gömülmeye başlanmıştı.
Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vessellem) bütün
bu çirkin işlerden uzak duruyordu. Özellikle 35 yaşlarından sonra sık sık Mekke’nin dışına çıkıyor, Hira Ma-
ğarasında yalnızlığa çekiliyordu.

PEYGAMBER OLMASI


Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vessellem) daha
otuz yedi yaşında iken gâibden “Yâ Muhammed”
diye nidâ olunduğunu duyardı. Otuz sekiz yaşında
iken de bir takım nûrlar görmeye başladı. Bu hâlini
sâdece Hazret-i Hatice’ye anlatırdı. Muhammed
aleyhisselâma peygamberliğin verilmesinin
yaklaştığı bu sırada, o zamânın meşhur ediblerinden
Kus bin Sâide, Ukaz Panayırında deve üzerinde
büyük bir kalabalığa karşı okuduğu hutbede O’nun
geleceğini müjdelemişti. Bu hutbeyi dinleyenler

arasında Muhammed aleyhisselâm da bulunmuştu.
Kus bin Sâide bu meşhur hutbesinin bir bölümünde
şöyle demiştir:
“Ey insanlar! Geliniz, dinleyiniz, belleyiniz, ibret alınız,
yaşayan ölür, ölen fenâ bulur, olacak olur… Kulak
veriniz iyi dinleyiniz? Gökte haber var, yerde ibret
alacak şeyler var… Allah’ın indinde bir din… Ve Allah’ın
gelecek olan bir peygamberi vardır ki, gelmesi
pek yakın oldu. Gölgesi başınızın üstüne düştü. Ne
mutlu o kimseye ki, O’na îmân edip de O dahi ona
hidâyet eyleye. Vay O’na isyân ve muhâlefet eden
bedbahta! Yazıklar olsun ömürleri gafletle geçen
ümmetlere!..”
Muhammed aleyhisselâm otuz dokuz yaşında
iken sâdık rüyalar görmeye başladı. Rüyâsında
ne görürse aynen çıkardı. Bu hal altı ay devam
etti. Bundan sonra yalnızlığı sevip insanlardan
uzaklaşarak Hira Dağında bir mağarada tefekküre
dalardı. Bâzan Mekke’ye gelir Kâbe’yi tavâf ettikten
sonra evine giderdi. Evinde bir müddet kalıp yanına
biraz yiyecek alarak yine Hira Dağındaki mağaraya
gidip tefekkür ve ibâdetle meşgul olurdu. Bu hâlini
gören Mekkeliler; “Muhammed Rabbine âşık oldu.”
demişlerdi.
Muhammed aleyhisselâm kırk yaşında iken yine bir
Ramazan ayında Hira Dağındaki mağaraya çekilmiş
ve tefekküre dalmıştı. Ramazanın 17. Pazartesi

gecesi, gece yarısından sonra kendisini adıyla
çağıran bir ses işitti. Başını kaldırıp etrafa baktığı
sırada ikinci defâ bir ses işitti ve her tarafı birden bire
bir nûr kapladığını gördü. Sonra Cebrâil aleyhisselâm
karşısına geldi.
“Oku!” dedi. “Ben okumuş değilim.” dedi. O zaman
melek Muhammed aleyhisselâmı tutup tâkatı
kesilinceye kadar sıktı ve;
“Oku!” dedi. Yine; “Ben okuma bilmem.” cevâbını
verdi. İkinci defâ sıktı ve;
“Oku!” dedi. “Ben okuma bilmem.” dedi. Cebrâil
aleyhisselâm üçüncü defâ tutup sıktı ve sonra bıraktı
ve;
“Oku! Her şeyi yaratan Rabbinin ismiyle ki O, insanı
pıhtılaşmış kandan yarattı! Oku, Allahü teâlâ büyük
kerem sâhibidir. O, kalemle öğretir, bilmediklerini
öğretir.” meâlindeki Alak sûresinin ilk beş âyetini
getirdi. Muhammed aleyhisselâm da onunla
berâber okudu. İlk vahiy bu sûretle başladı ve bütün
cihânı aydınlatan İslâm güneşi doğdu.
Muhammed aleyhisselâm Peygamberlik vazîfesinin
mesuliyetini düşünerek büyük bir ürperti ve heyecanla
Hira Dağındaki mağaradan çıkıp aşağıya inmeye
başladı. Dağın ortasına geldiği sırada bir ses duydu.
Cebrâil aleyhisselâm; “Yâ Muhammed, Sen Allah’ın
resûlüsün; ben de Cibril’im.” diyordu. Cebrâil’in
sesini duyduğu gibi kendisini de gördü. Cebrâil

aleyhisselâm burada Peygamberimize abdest
almasını gösterdi. Peygamber efendimiz evine
dönünceye kadar yanından geçtiği her taşın, her
ağacın
«Esselâmü Aleyke Yâ Resûlallah» dediğini
işitiyordu. Bundan sonra evine gelip; “Beni örtünüz.”
buyurarak ürpermesi geçinceye kadar bir miktar
yattı. Biraz istirâhat ettikten sonra gördüklerini Hazret-i
Hatice’ye anlattı. O da; “Biliyorum ki sen doğru
sözlüsün… Emânete riâyet edersin… Güzel huylu
ve iyi ahlâklısın… Senin bu ümmetin peygamberi
olacağını umarım…” dedi. Sonra bu durumu sormak
üzere Varaka bin Nevfel’e gittiler. İbraniceyi bilen,
çok kitap okumuş ve dinler hakkında bilgi sâhibi
olan Varaka bin Nevfel’e durumu anlattılar. Varaka
Muhammed aleyhisselâmın anlattıklarını dinledikten
sonra; «Müjde yâ Muhammed! Allah’a yemin
ederim ki sen Îsâ’nın (aleyhisselâm) haber verdiği
son peygambersin!Sana görünen melek, senden
evvel Mûsâ’ya (aleyhisselâm) gelen Cebrail’dir. Ah!
ne olurdu!Genç olaydım. Seni Mekke’den çıkardıkları
zamâna yetişeydim de sana yardım etseydim.»
dedi.
Muhammed aleyhisselâma ilk vahiy geldikten
sonra üç sene vahiy gelmedi. Bu arada Mikâil
aleyhisselâm adındaki melek gelip bâzı şeyler
öğretti. Fakat vahiy getirmedi. Bu sırada Peygamber
efendimiz üzüldükçe Cebrâil aleyhisselâm gözüküp;

“Ey Muhammed! Sen Allah’ın peygamberisin!”
der, üzüntüsünü giderirdi. İlk vahyin gelmesiyle
peygamberliği duyulmaya başlayan Muhammed
aleyhisselâmın tebliğinin 13 senesi Mekke, 10 senesi
de Medîne’de geçti.
Muhammed aleyhisselâm vahyin bir müddet
kesilmesinden sonra yine Hira Dağına çıkmıştı.
Dağdan aşağı inerken bir ses duydu. Başını kaldırıp
baktığında Cebrâil aleyhisselâmı gördü. Mübârek
kalbi çarparak ve ürpererek evine dönüp; “Beni
örtünüz.” dedi ve örtündü. Bu sırada Cebrâil
aleyhisselâm Müddessir sûresinin;
“Ey örtüye bürünen (Muhammed aleyhisselâm)!
Kalk da (kâfirleri Allahü teâlânın azâbı ile) korkut.
Rabbini tekbir et, tâzim et! Giydiklerini temiz tut!
Haram edeceğim şeylerden sakın! Yaptığın iyiliği
çok görerek başa kakma! Rabbin için sabret! Sûra
üfürüldüğü zaman kâfirlere çok sıkıntılı bir gündür.
Onlara kolaylık yoktur…” meâlindeki ilk âyetlerini getirdi.
Bundan sonra vahiy aralıksız devâm etti. Kur’ân-ı
kerîm âyetleri, 22 sene 2 ay 22 gün süren bir müddet
içerisinde vahyedilip tamamlandı. Muhammed
aleyhisselâm, “ümmî” idi. Yâni kitap okumamış, yazı
yazmamış, kimseden ders görmemişti. Mekke’de
doğup büyüyüp, belli kimseler arasında yetişip,
seyâhat etmemişken, Tevrat’ta ve İncil’de, Yunan
ve Roma devirlerinde yazılmış kitaplarda bulunan
bilgilerden, hâdiselerden haber verdi. İslâmiyeti

bildirmek için, hicretin altıncı senesinde Rum, İran ve
Habeş hükümdârlarına ve diğer Arap pâdişahlarına
mektuplar gönderdi. Hizmetine altmıştan ziyâde
yabancı elçi gelmiştir.
Bu husûsu Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîm’de meâlen
şöyle bildiriyor: “Sen bu Kur’ân-ı kerîm gelmeden
önce, bir kitap okumadın. Yazı yazmadın. Okur yazar
olsaydın, başkalarından öğrendin diyebilirlerdi.”
(Ankebut sûresi: 48). Hadîs-i şerîfte de;
“Ben ümmî peygamber Muhammed’im..Benden
sonra peygamber yoktur.” buyruldu. Yine Kur’ân-ı
kerîm’de şöyle buyrulmaktadır: O (Muhammed
aleyhisselâm) kendiliğinden konuşmamaktadır.
O’nun sözleri, O’na bir vahy ile bildirilmekte,
öğretilmektedir. (Necm sûresi: 3-4)
Peygamber efendimize vahyin gelmesinden
sonra ilk îmân eden Hazret-i Hatice oldu.
Cebrâil aleyhisselâm ilk vahyi getirdiği sıralarda
Peygamberimize abdestin nasıl alınacağını öğretti.
Sonra da O’nunla birlikte iki rekat namaz kıldı.
Muhammed aleyhisselâm Cebrâil aleyhisselâmdan
öğrendiği gibi abdest almayı ve kıldıkları iki rekat
namazı Hazret-i Hatice’ye de öğretti.
Ona imam olup bu iki rekat namazı kıldırdı. Bu
sırada henüz beş vakit namaz emredilmemişti.
Sâdece sabah ve ikindide iki vakit namaz kılınıyordu.
Onları bu şekilde namaz kılarken gören Hazret-i Ali

de Müslüman oldu. Peygamber efendimiz insanları
İslâma dâvet işine önce yakınlarından ve samîmî
dostlarından başladı. Hazret-i Hatice’den ve Hazret-i
Ali’den sonra âzâtlı kölesi Zeyd bin Hârise, eski dostu
ve yakın arkadaşı Hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Osman,
Abdurrahmân bin Avf, Sa’d bin Ebi Vakkâs, Zübeyr
bin Avvâm, Talha bin Ubeydullah Müslüman oldular.
Hazret-i Hatice’den sonra Müslüman olan bu sekiz
kişiye “Sâbıkûn-i İslâm”,yâni ilk Müslümanlar denir.
Muhammed aleyhisselâm, insanları İslâma dâvet
et emrinden sonra halkı gizlice İslâma dâvet etti.
İnsanlar birer ikişer Müslüman oluyordu. Bu ilk yıllarda
Müslümanların sayısı ancak otuza ulaşmıştı. Bir
müddet sonra;
“Yakın akrabânı Allah’ın azâbı ile korkutarak,
onları hak dîne çağır.” âyet-i kerîmesi gelince,
Muhammed aleyhisselâm akrabâsını dîne dâvet
etmek üzere hazret-i Ali vâsıtasıyla onları Ebû Tâlib’in
evine çağırdı. Önlerine, bir kişiye yetecek kadar bir
tabak yemek ve bir tas süt koydu. Önce kendisi
besmele ile başlayıp, gelen akrabâsını buyur etti.
Gelenler kırk kişi kadar olmasına rağmen o yemek
ve süt Muhammed aleyhisselâmın mûcizesi olarak
hepsini doyurdu ve hiç eksilmedi. Gelenler bu
mûcize karşısında şaşıp kalmışlardı. Yemekten sonra
Muhammed aleyhisselâm, akrabâlarınıİslâma
dâvet etmek için söze başlamak üzereyken amcası
Ebû Leheb düşmanlık ederek; “Biz bugünkü gibi bir

sihir görmedik. Akrabânız sizi bir sihirle büyüledi.”
dedi. Sözlerine hakâretle devâm edince, dâvetliler
dağıldılar.
Bu hâdiseden kısa bir müddet sonra akrabâsını
tekrar dâvet etti. Ali radıyallahü anh yine hepsini
çağırdı. Önceki gibi yine önlerine yemek kondu.
Muhammed aleyhisselâm yemekten sonra ayağa
kalkıp;
“Hamd, yalnız Allah’a mahsustur. Yardımı ancak
O’ndan isterim. O’na inanır, O’na dayanarım.
Şüphesiz bilir ve bildiririm ki Allah’tan başka ilah yoktur.
O birdir, O’nun eşi ve ortağı yoktur.” dedikten sonra
sözlerine şöyle devâm etti:
“Size aslâ yalan söylemiyorum ve doğruyu
bildiriyorum… Sizi bir olan ve O’ndan başka ilâh
olmayan Allah’a îmân etmeye dâvet ediyorum.
Ben O’nun size ve bütün insanlığa gönderdiği
peygamberiyim. Vallahi siz, uykuya daldığınız
gibi, öleceksiniz. Uykudan uyandığınız gibi de
diriltileceksiniz ve bütün yaptıklarınızdan hesâba
çekileceksiniz. İyiliklerinizin karşılığında mükâfât,
kötülüklerinizin karşılığında da cezâ göreceksiniz.
Bunlar da ya Cennet’te ebedî kalmak veya
Cehennem’de ebedî kalmaktır. İnsanlardan, âhiret
azâbı ile ilk korkuttuğum kimseler sizlersiniz.”
Ebû Tâlib bu sözleri dinledikten sonra; “Sen
emrolunduğun şeye devâm et! Seni korumaktan

geri durmayacağım. Fakat eski dînimden ayrılmak
husûsunda nefsimi bana boyun eğer bulmadım.”
dedi. Ebû Leheb hâriç, orada bulunan diğer
amcaları ve akrabâsının hepsi yumuşak konuştular.
Fakat Ebû Leheb; “Ey Abdülmuttaliboğulları, başkaları
O’nun elini tutup mâni olmadan önce siz O’na mâni
olun!” gibi daha birçok çirkin sözler söyledi. Onun bu
sözleri üzerine Muhammed aleyhisselâmın halası,
Ebû Leheb’e;
“Ey kardeşim! Kardeşimin oğlunu ve O’nun dînini
yardımsız bırakmak sana yakışır mı? Vallahi bugün
yaşayan bilginler, Abdülmuttalib’in soyundan
bir peygamberin geleceğini bildiriyorlar. İşte O
peygamber, budur!” dedi. Ebû Leheb, bu sözler
karşısında çirkin konuşmalarına devâm edince, Ebû
Tâlib, kızarak; “Ey korkak!Vallahi biz sağ oldukça,
O’na yardımcı ve koruyucuyuz!” dedi.
Muhammed aleyhisselâma da; “Ey kardeşimin
oğlu! İnsanları Rabbine îmâna dâvet etmek istediğin
zamânı bilelim, silâhlanıp seninle birlikte ortaya
çıkarız!” dedi. Sonra Muhammed aleyhisselâm tekrar
söze başlayıp;
“Ey Abdülmuttaliboğulları! Vallahi, Araplar içinde,
benim size getirdiğim, dünyâ ve âhiretiniz için hayırlı
olan şeyden (yâni bu dinden) daha üstününü ve
daha hayırlısını kavmine getirmiş bir kimse yoktur. Ben
sizi dile kolay gelen, mîzanda ağır basan iki kelimeyi
söylemeye dâvet ediyorum ki o da: Allah’tan başka

ilâh olmadığına ve benim O’nun kulu ve resûlü
olduğuma şehâdet etmenizdir. Allahü teâlâ sizi
buna dâvet etmemi emretti.” buyurup;
“O halde hanginiz benim bu dâvetimi kabul eder
ve bu yolda yardımcım olur?” dedi.
Kimseden ses çıkmadı, başlarını önlerine eğdiler.
Muhammed aleyhisselâm bu sözlerini üç defâ
tekrarladı. Her söyleyişinde Hazret-i Ali ayağa kalkıp;
“Yâ Resûlallah, her ne kadar bunların yaşça en
küçüğü isem de sana ben yardımcı olurum!” dedi.
Bunun üzerine Muhammed aleyhisselâm Hazret-i
Ali’nin elinden tuttu. Diğerleriyse hayret içinde ve
alaylı alaylı gülerek dağıldılar.
Peygamberliğin dördüncü yılında: “Sana
emrolunan şeyi açıkla, baş ağrıtırcasına anlat,
müşriklere aldırma.” (Hicr sûresi: 4) meâlindeki ilâhî
emir gelince, Mekkelileri açıktan açığa İslâma dâvet
etmeye başladı.
Vahyolunan âyetleri açıkça okuyor ve herkese,
hak din olan İslâmı kabul etmelerini söylüyordu. İlk
sıralarda îmân edenler az oldu. Îmân etmeyenler de
önce O’ndan alâkalarını kesmediler. Allahü teâlâya
ibâdet edilmesini emreden âyetler gelince, bunları
işiten Kureyş kavmi Muhammed aleyhisselâmın
doğru sözlü ve yüksek ahlâk sâhibi olduğunu bildikleri
halde O’ndan yüz çevirdiler ve düşman kesildiler.
Muhammed aleyhisselâm insanların bu inkarcı

tutumu karşısında onları dâimâ îmâna dâvet ediyordu
ve Mekkelilerden bir kısmı îmânla şerefleniyordu.
Yine bir gün Safâ Tepesi üzerine çıktı. Yüksek ve gür
bir sedâ ile; “Ey Kureyş topluluğu buraya geliniz,
toplanınız, size mühim bir haberim var.” diye seslendi.
Bunun üzerine kabîleler merakla koşup orada
toplandılar. Hayretle bakmaya, merakla beklemeye
başladılar.
“Ey Muhammed-ül emîn! Bizi buraya niçin
topladın, neyi haber vereceksin?” diye sordular.
Muhammed aleyhisselâm; “Ey Kureyş kabîleleri!”
hitâbıyla konuşmaya başlayınca herkes büyük bir
dikkatle dinlemeye başladı. Onlara; “Benimle sizin
hâliniz, düşmanı görünce, âilesine haber vermek
üzere koşan ve düşmanın kendisinden önce âilesine
ulaşıp zarar vermesinden korkarak; “Yâ sabâhâh (ey
topluluklar).” diye haykıran bir kimsenin hâline benzer.
Ey Kureyş topluluğu ben size şu dağın ardında bir
düşman ordusu var, üzerinize hücûm etmek üzeredir
desem bana inanır mısınız?” dedi. “Evet inanırız,
çünkü sende şimdiye kadar doğruluktan başka bir
şey görmedik. Senin yalan söylediğini hiç görmedik!”
dediler.
Muhammed aleyhisselâm bu umûmî hitaptan
sonra, bütün Kureyş kabîlelerinin ismini;
“Ey Haşimoğulları! Ey Abdümenâfoğulları! Ey
Abdülmutta-lib oğulları!…” şeklinde sayarak; “Ben

size önümüzdeki şiddetli azâbın bildiricisiyim. Allahü
teâlâ bana; “En yakın akrabâlarını âhiret azâbı ile
korkut!” emrini verdi. Sizi Lâ ilâhe illallah vahdehû
lâ şerike leh (Allah birdir, O’ndan başka hiçbir ilâh
yoktur) diyerek îmân etmeye dâvet ediyorum.
Ben de O’nun kulu ve resûlüyüm. Eğer buna îmân
ederseniz Cennet’e gideceksiniz. Siz Lâ ilâhe illallah
demedikçe ben size ne dünyâda bir fâide, ne de
âhirette bir nasip sağlayabilirim!” dedi. Dinleyen
kabîleler arasından Ebû Leheb; “Bizi buraya bunun için
mi topladın?” diyerek, yerden aldığı taşı Muhammed
aleyhisselâma attı. Diğerlerinden o anda böyle bir
muhâlefet gelmedi. Aralarında konuşarak dağıldılar.
Ebû Leheb’in gösterdiği inkâr ve düşmanlık
üzerine daha sonra; “Ebû Leheb’in elleri kurusun,
zâten kurudu…” diye başlayan Tebbet sûresi nâzil
oldu. Muhammed aleyhisselâm bütün insanlara
ve cinlere peygamber olarak gönderilip, insanları
açıkça İslâma dâvet etmesi emredildiği zaman,
bütün insanlık âlemi dînî, rûhî, içtimâî ve siyâsî
bakımlardan yaygın bir karanlık, tam bir câhiliyyet,
taşkınlık, azgınlık ve sapıklık içerisinde bulunmakta
idi. O zaman dünyâ üzerinde göze çarpan belli
başlı devletlerden Bizans, İran, Mısır, Hindistan,
İskenderiye, Mezopotamya, Çin ve benzerlerinde
yaşayan insanlar inançsızlığın veya bâtıl inançların
içinde çırpınan ve ne yaptığını bilmeyen azgınlar
hâline gelmişti. Âlem öylesine kararmış ve zulmet

öyle kesifleşmişti ki insanlar; her şeyin yaratıcısı olan
Allah’a îmân ve ibâdet etmek yerine, kâinatta
cereyan eden hâdiselere veAllahü teâlânın yarattığı
eşyâya tapıyorlardı. Zavallı insanlık yıldızlara, ateşe,
elleriyle yonttukları taştan ve tahtadan putlara “ilâh”
diye secde ediyordu… Sınıflara ayrılan insanlardan
kuvvetliler zayıfları korkunç bir tahakkümle eziyordu.
Dünyâ üzerinde siyasî, coğrafî ve ticârî bakımdan
mühim bir yer tutan Arabistan’da da durum diğer
yerlerden farksızdı. O zaman Arabistan’da insanlar
inanç bakımından bâzı değişiklikler gösteriyordu. Bir
kısmı tamâmen inançsız ve dünyâ hayâtından başka
bir şey kabul etmiyordu. Bir kısmı ise Allah’a ve âhiret
gününe inanıyor, fakat insandan bir peygamberin
geleceğini kabul etmiyordu. Bir kısmı da Allah’a
inanıyor âhirete inanmıyordu. Diğer büyük bir kısmı
da Allah’a şirk koşarak putlara tapıyordu. Müşriklerin
herbirinin evinde bir put bulunuyordu. Kâbe’ye de
360 put konulmuştu.
Bütün bunlardan başka İbrâhim’in (aleyhisselâm)
bildirdiği din üzere olan ve “Hanîfler” denilen ve
putlardan uzak duran kimseler de vardı. Cahiliyye
devri denilen bu zamanda Arabistan’da insanlar
genellikle göçebe hayâtı yaşıyorlardı ve kabîlelere
bölünmüşlerdi. Devamlı çekişme hâlinde bulunan
bu kabîleler, baskın ve yağmacılığı âdetâ kendileri
için bir geçim vâsıtası kabul etmişlerdi. Aralarında
zulmün ve yağmacılığın yaygınlaştığı kabîlelerden

meydana gelen Arabistan’da siyâsî bir nizam,
içtimâî bir düzen de yoktu. Yine bu sırada, dünyânın
diğer yerlerinde olduğu gibi, Arabistan’da da
ahlâksızlık son haddine ulaşmıştı. İçki, kumar, zinâ,
hırsızlık, zulüm, yalan ve ahlâksızlık nâmına ne varsa
alabildiğine yaygınlaşmıştı.
Zulme, güçlünün güçsüze karşı kullandığı en amansız
ve tüyler ürpertici bir vâsıta olarak başvuruluyor,
kadın basit bir mal gibi alınıp satılıyordu. Bir kısmı da
kız çocuklarının doğmasını bir felâket ve yüz karası
sayıyorlardı. Bu korkunç telakkî o dereceye çıkmıştı
ki, küçük kız çocuklarını, kumlar üzerinde açtıkları
çukurlara diri diri yatırıp;
“Babacığım! Babacığım!” diyerek boyunlarına
sarılmalarına ve acı acı feryâd etmelerine hiç kulak
asmadan üzerlerini toprakla kapatarak ölüme terk
etmekte en ufak bir vicdan azâbı duymuyorlardı.
Netîce îtibâriyle o zamânın insanları arasında şefkat,
merhamet, iyilik ve adâlet gibi güzel hasletler yok
olmuş gibiydi.
Korkunç bir câhiliyye devri yaşayan Araplar
arasında dikkate değer bir husus vardı. O da;
edebiyâtın, belâgatın ve fesâhatın yaygınlaşarak
zirveye ulaşmış olmasıydı. Şâire ve şiire çok önem
verirler, bunu büyük bir iftihâr vesilesi sayarlardı.
Güçlü bir şâir kendisi ve kabîlesi için îtibâr sağlardı.
Belirli zamanlarda panayırlar kurulur. Şiir ve hitâbet
yarışmaları açılırdı. Birinci gelenlerin şiirleri veya

hitâbeleri Kâbe duvarına asılırdı. Câhiliyye devrindeki
Kâbe duvarına asılan en meşhur şiirlere «Muallakat-ı
Seb’a» (yedi askı) denilmiştir.
Kur’ân-ı kerîm âyetleri inmeye başlayınca O’ndaki
eşsiz belâgatı gören nice kimseler de bu sebeple
Müslüman oldu. Muhammed aleyhisselâmın
insanlara ebedî saâdeti, sonsuz kurtuluşu bildirmek,
onları dalâletten hidâyete kavuşturmak üzere
peygamber olarak gönderildiği sırada câhiliyye devri
yaşayan Mekkeliler, îmân etmeye dâvet edilince,
önceleri ilgisiz davrandı. Sonra açıkça düşmanlık
göstermeye başladılar. Müşriklerin bu düşmanlıkları
önce alay tarzında olup, sonra hakâret şekline,
daha sonra işkence safhasına girdi. Bunlardan sonra
ticârî ve diğer bütün münâsebetleri kesme ve şiddet
gösterme devresi başladı.
Müşriklerden bilhassa azılı beş kişi, Sevgili
Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmı çok
üzüp alay ediyorlardı. Bunlar arasında, Âs bin Vâil,
Esved bin Muttalib, Esved bin Abdi Yagves, Velîd
bin Mugîre ve Hâris bin Kays vardı. Bir defâsında
Peygamber efendimiz Kâbe’nin yanında otururken,
Cebrâil aleyhisselâm da gelmişti. Müşriklerden bu
beş kişi önlerinden geçerken Cebrâil aleyhisselâm,
Âs bin Vâil’in ayağının tabanına, Esved bin Muttalib’in
gözüne, Esved bin Abdi Yagves’in başına, Velîd bin
Mugîre’nin inciğine, Hâris’in karnına birer işâret koydu
ve; “Yâ Muhammed! Allahü teâlâ bunların şerrinden

seni halâs eyledi. Yakında bunların her biri bir belâya
uğrayıp helâk olacaklardır.” dedi. Bu beş müşrikten
Âs bin Vâil bir gün merkebe binmişti.
Mekke’nin dışında bir yerde merkebinden inince
ayağına diken battı. Dikenin battığı yer şişti ne
kadar ilâç yapıldı ise çâre bulamadılar. Nihâyet
ayağı deve boynu gibi şişip; “Muhammed’in Allah’ı
beni öldürdü.” diye feryâd ede ede öldü. Esved
bin Muttalib, Mekke’nin dışında bir ağaç altında
otururken birden bire gözleri kör oldu.
Cebrâil aleyhisselâm da başını tutup altına oturduğu
ağaca çarparak helâk etti. Esved bin AbdiYagves de
Mekke’den çıkıp Bad-ı Semûm denilen yere gitmişti.
Buradayken yüzü ve gövdesi simsiyah oldu. Evine
gelip kapısını çalınca âilesi onu tanıyamadı ve içeri
almadı. Kahrından başını evinin kapısına vura vura
öldü. Hâris bin Kays da tuzlu balık yemişti. Öyle bir
harârete tutuldu ki ne kadar su içtiyse kanmadı. Su içe
içe çatladı. Velîd bin Mugîre’nin ise baldırına bir okçu
dükkânı önünde demir parçası battı. Yarasından çok
kan aktı ve; “Muhammed’in Allah’ı beni öldürdü.”
diye feryâd ederek öldü. Müşriklerin zulüm ve baskıyı
arttırması üzerine Muhammed aleyhisselâm, Eshâb-ı
kirâmdan Erkam bin Ebil Erkam’ın evini emniyetli bir
yer olarak seçti. Dar bir sokak içinde, Safâ Tepesinin
doğusunda bulunan bu ev giriş çıkış için ve gelip
gidenleri kontrol etmeye elverişli bir yerdi.
Peygamber efendimiz İslâmiyeti burada anlatıyor

ve Müslümanlar oraya toplanıyordu. Birçok Mekkeli
bu evde Müslüman oldu. Bir merkez olarak seçilen
bu eve “Darü’l-İslâm” adı verildi. İnsanları ebedî
saâdete kavuşturmak için ve rahmet olarak
gönderilen Muhammed aleyhisselâm, Mekke’de
câhiliyye devri yaşamakta olan insanları açıkça
İslâma çağırdı. Hakîkî kurtuluşun Allahü teâlâya îmân
etmekte, nefse uymaktan, zulümden, haksızlıktan
ve bütün çirkin işlerden uzaklaşmakta olduğunu
bildirince, nefslerinin isteklerine, şehvetlerine uyanlar,
zayıfları ezenler ve iyice azgınlaşmış olanlar bütün bu
bozuk işlerine son verileceğini görerek Muhammed
aleyhisselâmın bildirdiklerini inkâr ettiler ve O’na
düşman kesildiler. Bir kısmı da kendileri gibi âciz ve
fânî insanların ayıplamalarından sakınarak îmân
etmediler. Nefislerine, şeytana ve şehvetlerine
uyarak saâdetten mahrum kaldılar.
Muhammed aleyhisselâmın bildirdiklerine îmân
etmeyen ve O’na düşmanlık gösteren müşrikler,
önce alay etmeye başladılar. Bir araya toplanıp
O’na; kâhin, mecnûn, şâir, deli, sihirbâz diyelim
şeklinde karar almak istediklerinde, bunların hiçbirinin
Muhammed, aleyhisselâmda bulunmadığını yine
kendileri îtirâf ediyorlardı. O’na bir şeyler söylemek
için toplandıklarında müşriklerden Velid bin Mugîre
şöyle diyordu:
“Hayır o kâhin değildir. Biz, kâhinleri gördük.
O’nun okuduğu ne kâhin fısıltısı, ne de uydurma

şeylerdir. Kâhinler hem doğru hem yalan söyler. Biz
Muhammed’de hiçbir yalan görmedik. O mecnun,
deli de değildir. Deliliğin ne olduğunu biliriz, O’nda
böyle bir hal yoktur. O şâir de değildir. Biz şiirin her
çeşidini iyi biliriz. O’nun okudukları bunlardan hiçbirine
benzemez. O, sihirbâz da değil! Biz sihirbâzları gördük.
O’nun okudukları sihirbâzların okuyup üfürmelerine
ve düğümleyip bağlamalarına hiç benzemiyor.”
Çeşitli hilelerle ve zulümle insanların îmân etmesine
mâni olmaya kalkışan müşriklerin ileri gelenleri, insanları
Muhammed aleyhisselâmın okuduğu âyetleri
dinlemekten men ederlerdi. Kendileriyse geceleri
gizlice Muhammed aleyhisselâmın bulunduğu evin
yanına gelerek bir köşeye saklanıp dinlerlerdi. Sabah
olup ortalık aydınlanmaya başlayınca, birbirinden
habersiz gece Kur’ân-ı kerîm’i dinlemeye geldiklerini
gören müşriklerin ileri gelenleri birbirlerini ayıplarlar bir
daha böyle yapmayalım derlerdi.
Ancak ertesi gece yine birbirinden habersiz gidip
bir köşeye saklanarak tekrar dinlerlerdi. Sabah
olunca da birbirlerini görüp şaşırırlardı. Bir daha
böyle yapmamak üzere yemin ederek ayrılırlar,
fakat bundan vazgeçemezlerdi. Ancak nefislerine
uyup, üstünlük taslayarak ve diğer müşriklerin
kendilerini ayıplamalarından çekinerek ve daha
birçok boş düşüncelere kapılarak îmân etmediler.
Üstelik başkalarına da mâni oldular. Sokaklarda,
“Muhammed sihirbâz.” diye bağırdılar.

İslâm nûrunun günden güne yayılması üzerine
iyice azgınlaşan müşrikler, artık alay etmekten de
öteye, Müslümanlara işkence yapmaya başladılar.
Muhammed aleyhisselâmın kapısının önüne pislik
dökmeye, kapısına kan sürmeye, geçeceği yollara
diken dökmeye başladılar. Sevgili Peygamberimiz,
Mekke’ye dışardan gelenlere İslâmı anlatarak dâvet
ederken, peşinde dolaşıp;
“Yalan söylüyor, inanmayın.” diyerek taşkınlık
gösterirlerdi.
İlk Müslüman olanlardan, önce zayıf ve kimsesizlere
sonra da hepsine ağır işkenceler yapmaya
başladılar. Bütün bunlarla insanların îmân etmelerine
engel olamadıklarını aksine, İslâmın günden güne
yayıldığını gören müşrikler her yola başvurdular.
Menfaatleri sebebiyle putlara tapan ve İslâmiyetin,
zulümlerine, haksızlık ve ahlâksızlıklarına kesinlikle son
vereceğini gören müşrikler, buna mâni olmak için
ilk safhada başvurdukları şeylerin sonuç vermediğini
gördüler.
Hattâ ileri gelenleri toplanıp Peygamber efendimizin
amcası Ebû Tâlib’e giderek;
“Ey Ebû Tâlib! Biz senden kardeşinin oğlunu
susturmanı, O’na engel olmanı istiyoruz. Ya O’nu
bildirdiği şeylerden vazgeçirirsin veya iki taraftan birisi
yok oluncaya kadar O’nunla da seninle de çarpışırız…
Bundan vazgeçsin ne isterse vereceğiz…” dediler.

Ebû Tâlib, müşriklerin söylediklerini Muhammed
aleyhisselâma nakletti. Bunun üzerine Muhammed
aleyhisselâm;
“Ey amca! Şunu bil ki, güneşi sağ, ay’ı da sol
elime verseler (her ne vâd ederlerse etsinler) ben
aslâ bu dinden ve onu insanlara tebliğ etmekten,
bildirmekten vazgeçmem. Ya Allahü teâlâ bu dîni
bütün cihâna yayar, vazifem biter veya bu yolda
cânımı fedâ ederim.” dedi. Bu sözleri dinleyen Ebû
Tâlib Sevgili Peygamberimizin boynuna sarılarak; “İşine
devam et, istediğini yap! Vallahi, seni aslâ herhangi
bir şeyden dolayı kimseye teslim etmeyeceğim…”
dedi.
Ebû Tâlib’in yeğenini her şeye rağmen koruyacağını
ve aslâ yalnız bırakmayacağını anlayan müşrikler,
bundan da bir netice alamadıklarını görerek bizzat
Muhammed aleyhisselâmı çağırıp şöyle dediler:
“Eğer mal toplamak istiyorsan sana istediğin kadar
verelim.
Hükümdâr olmak istiyorsan seni kendimize
hükümdâr yapalım. Daha her ne istiyorsan yapalım,
verelim. Yeter ki bu dâvâdan vazgeç.” Peygamber
efendimiz müşriklere şöyle cevap verdi: “Sizin
söylediğiniz şeylerin hiçbirisi bende yoktur. Ben, size
mallarınızı istemek, içinizde şeref ve şan kazanmak,
üzerinize hükümdâr olmak için gelmedim.
Fakat Allah, beni size peygamber olarak gönderdi.

Bana bir kitap da indirdi. Îmân ederseniz Cennet’le
müjdeleyici, isyânınızdan dolayı da azâbla korkutucu
olmamı Allah bana emretti. Ben de Rabbimin bana
vahyettiklerini size tebliğ ettim. Size öğüt de verdim.
Size getirip tebliğ ettiğim şeyi alır, kabul ederseniz
o, dünyâda ve âhirette nasîbiniz ve saâdetiniz olur.
Onu reddederseniz Yüce Allah aramızda hükmü
verinceye kadar tebliğ etmek, sabretmek ve buna
katlanmak benim vazîfemdir.”
İnkârlarında ısrâr eden müşrikler bu teşebbüslerinden
de netice alamayınca işi zulüm ve işkence safhasına
döktüler. Muhammed aleyhisselâma kastetmeye
karar verdiler. Başları Ebû Cehil şöyle dedi:
“Yarın kaldırabileceğim kadar kocaman bir taşı
alıp, O secdeye kapandığı zaman başının üzerine
bırakacağım.” Diğer müşrikler de;
“Sen istediğini yap seni destekleyeceğiz” dediler.
Ertesi günü beklediler ve Muhammed aleyhisselâm
Kâbe’ye gelerek namaza durdu. Secdeye vardığı
sırada Ebû Cehil kocaman bir taşı alıp yanına
yaklaştı. Fakat yaklaşır yaklaşmaz, büyük bir korkuyla,
perişân bir halde, geri kaçtı. Ellerinin canı kesildi ve
taş yere düştü. Bu hâli gören ve merakla seyreden
müşrikler; “Ne oldu sana?” dediklerinde Ebû Cehil;
“Bir benzerini görmediğim zaptedilmez bir arslan
beni parçalamak üzere üstüme yürüdü.” dedi. Ebû
Cehil birkaç kere böyle yapmak istemişse de aynı

durumla karşılaşmıştı. Bu ve buna benzer mûcizeleri
görenlerden bir kısmı îmân ediyor, bir kısmı da
düşmanlıkta ısrar ediyordu. Bundan başka müşriklerin
Muhammed aleyhisselâma saldırdıkları, bâzan da
mübârek yüzünü, başını yaraladıkları oluyordu. Diğer
taraftan Müslüman olanlara yaptıkları işkenceler
görülmemiş bir vahşet hâlini almıştı. Yapılan
işkencelere dayanamayarak vefât eden Yâsir
radıyallahü anh ve Ebû Cehil tarafından karnına
mızrak saplanarak şehit edilen Yâsir’in (radıyallahü
anh) hanımı Sümeyye Hâtun İslâmda ilk şehitler
oldular. Peygamber efendimiz ilk Müslümanların ağır
işkencelere uğramaları ve zulüm altında zor duruma
düşmeleri üzerine “Siz Habeş ülkesine gidiniz, Allah
sizi orada ferahlığa kavuşturur ve sizi yine toplar.”
buyurdu. Bi’setin (Peygamberliğin) beşinci yılında (M.
615) Eshâb-ı kirâmdan 10’u erkek, 5’i kadın olmak
üzere 15 kişilik bir kâfile Mekke’den Habeşistan’a hicret
ettiler. Bi’setin altıncı yılında Hamza’nın, sonra da
Hazret-i Ömer’in îmân etmesi üzerine Müslümanların
durumu bir miktar kuvvetlendi.
Habeşistan’a hicret eden ilk kâfilenin, hükümdâr
Necâşî tarafından iyi karşılanması üzerine,
Peygamberimiz, müşriklerin baskı ve işkencelerine
mâruz kalan Müslümanlardan ikinci bir kâfileyi
de bi’setin yedinci yılında (M.617) Habeşistan’a
gönderdi. 80’i erkek, 10’u kadından meydana gelen
bu kâfile de Habeşistan’a hicret etti.

EN ÇOK KAZANANLAR
    EN ÇOK KAYBEDENLER
      EN ÇOK İŞLEM GÖRENLER
        BUGÜN 1000TL NE OLDU?
        • -

          BORSA

        • -

          DOLAR

        • -

          EURO

        • -

          ALTIN

        KUR ÇEVİRİCİ

        Para Birimi

        Çevrilecek Para Birimini Seçin

        Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.