Bayram Fm

Cuma Günü ( ( Mübarek Gün ve Geceler )

Cuma Günü ( ( Mübarek Gün ve Geceler )
280 views
26 Haziran 2020 - 11:17

Cuma Günü  ( Mübarek Gün ve Geceler )

Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Her Müslümanın cuma günleri gusletmesi, misvak
kullanması ve güzel koku sürünmesi gerekir.”
Humeyd b. Abdurrahman der ki:
“Bir kimse cuma günü tırnaklarını keserse Allah
ondan hastalığı giderir, şifa verir.”

İbn Şihab, Resulullah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu
nakletti:
“Bir kimse cuma günü tırnaklarını keserse, cüzzam
hastalığından emin olur.”
Cum’a günü öğlen namazı vakti içinde bir hutbeden
sonra cemaatle ve cehren kılınan iki rekat farz-ı ayn
namaz.
Cum’a Arapça bir isim olup, “toplanma, bir araya
gelme, toplu dostluk” anlamlarına gelir. Sözlükte
cumua ve cumea şeklinde de okunur. Bir terim
olarak perşembe günü ile cumartesi arasındaki
günün adı olduğu gibi, aynı gün öğle vaktinde kılınan
iki rekat farz namazın da adıdır. Cum’a gününe,
müslümanların ibadet için mescidde toplanmaları
sebebiyle bu isim verilmiştir (Zebidî, Tâcu’l-Arüs, V,
306; Kurtubî, el-Câmi’li Ahkâmi’l-Kur’ân, XVIII, 97,
98).
Araplar’da günlerin bu eski isimlerinin ne zaman
değiştirildiği konusunda şu bilgiler vardır; Arûbe
yerine cum’a adını veren, bir rivayete göre Hz.
Peygamber’in (s.a.v.) dedelerinden Ka’b İbn
Lüeyy’dir.
İbn Sîrîn’den gelen bir başka rivayete göre
de bu ad cum’a namazı henüz farz kılınmadan
evvel Medine’de bulunan müslümanlar tarafından
verilmiştir. İbn Sîrîn’in rivayeti şöyledir:
“Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine’ye hicret etmeden
ve cum’a ayeti nazil olmadan önce Medineliler cum’a

namazı kılmışlardı.”
Ensâr:
“Yahudilerin bir günü var, her yedi günde biraraya
toplanıyorlar, hristiyanların da öyle. Bizim de bir
toplanma günümüz olsun, o günde Allah’ı zikredelim;
şükredelim.” dediler.
Bunun üzerine: “sebt: cumartesi günü yahudilerin,
ahad: pazar günü hristiyanların, o halde bunu arube
günü yapalım.” demişlerdi.
Bu suretle Es’ad İbn Zürâre’nin yanında toplandılar,
Es’ad b. Zürâre (r.a.) onlara iki rekat namaz kıldırdı
ve vaaz etti. Toplandıkları ana “cum’a” adını verdiler.
O da onlara bir koyun kesti, ondan kuşluk ve akşam
vakti yediler. Daha sonraları da cum’a ayeti nazil
oldu (Cum’a Suresi, 62/9)
İbn Hazm da: “Cum’a ismi, İslâmî olup, İslâm’dan
evvelki günlerde kullanılmazdı. Câhiliyye devrinde o
güne arube denilirdi. İslâm döneminde o gün namaz
için toplanıldığından “cum’a” ismi verilmiştir.” der.
İbn Huzeyme’nin Selmân-ı Fârisî’den yaptığı
bir rivayete göre, bir defa Peygamberimiz (s.a.v.)
Selmân’a:
“Selmân, sen Cum’ayı ne zannediyorsun?” diye
sorunca o da:
“Allah ve Rasûlü daha iyi bilir.” der.

Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.)
“Senin atan Âdem (a.s.)’in yaratılışı işte o gün
oldu, yani vücudunun bütün parçaları o gün bir araya
getirildi.” buyurmuştur.
Ebu Hüreyre’den rivayet edilen başka bir hadiste
de:
“Üzerine güneş doğan günlerin en hayırlısı Cum’a

günüdür: Âdem (a.s.) o gün yaratıldı, o gün Cennet’e
girdi, yine o gün Cennet’ten çıkarıldı. Bir de kıyamet
Cum’a günü kopacaktır.” buyurulmuştur. (Müslim,
Cumua, 5)
Diğer bir rivayette de, yukardaki sözlere ilâveten
şu cümleler yer almıştır:
“..O gün tövbesi kabul olundu ve o gün vefat
etti. Kıyamet de o gün kopacaktır. İns ve Cin’den
başka hiçbir mahluk yoktur ki, Cum’a günü tan yeri
ağardıktan gün doğuncaya kadar -kıyamet belki bu
gün kopar korkusu ile- kulak kabartmasın. Bir de o
günün içinde öyle bir saat vardır ki, hiçbir müslüman
kul tesadüfen o esnada namaz kılıp Allah’tan bir
hacetini dilemez ki, onu Allah O’na vermesin. “
İbn Hacer’e göre Cum’a Mekke’de farz olmuştur.
Fakat müslümanların azlığı ve açıktan namaz
kılacak derecede güçlü olmamaları nedeniyle
Mekke’de Cum’a kılmak mümkün olmamıştır. Ancak
şartlar tahakkuk etmeden Cum’anın farz kılınması
garip görünmektedir. Bu nedenle diğer âlimler,
Mekke’de Cum’a için sadece izin verilmiş olabileceği

kanaatindedirler. İbn Abbas’ın şu rivayeti de bu
görüşü desteklemektedir:
“Resulullah (s.a.v.), hicret etmeden önce Cum’a
namazının kılınması için izin verilmiştir. Fakat
Mekke’de Cum’a kıldırmaya gücü olmadı. Onun
için, daha önce Medine’deki müslümanlara İslâm’ı
öğretmek için gönderilmiş olan Mus’ab İbn Umeyr’e
mektup yazarak:
“Yahudilerin açıktan Zebur okudukları güne bak,
siz de kadınlarınızı ve oğullarınızı toplayın da zeval
vaktinden sonra Allah’a iki rekat (namaz) ile takarrub
edin.” Bu emir üzerine Mus’ab, Medine’de ilk
Cum’a kıldıran kişi olmuştur. Bu görevi Peygamber
Medine’ye gelinceye kadar sürdürmüştür.” (Suyütî,

ed-Dürru’l-Mensûr, VI, 218, Dâre Kutnî’den naklen:
İbn Sa’d, Tabakat, III, 118).
Mus’ab (r.a.)’ın Cum’a namazı kıldırdığı ilk
cemaatin sayısı, oniki idi. İbn Hacer’in Cum’a
namazının Mekke’de farz kılındığı halde, orada
kılınmayışını sayı azlığına bağlanmasının geçerli
olabilmesi ihtimali uzaktır. Çünkü Cum’a namazının
kılınabilmesi için kırk kişinin varlığı gerekecek olsa
bile, bu sayıda müslüman o tarihlerde bir araya
rahatlıkla gelebilirdi. Ancak Cum’a namazının açık
kılınması gereği ve Resulullah ile müslümanların o
sıralarda gizlenmiş bulunmaları nedeniyle kılamamış
olmaları düşünülebilir. Kanaatimize göre bu, sıradan
bir izin olarak da değerlendirilemez. Çünkü Yüce
Allah’ın ve Rasûlü’nün izinleri bile emir gibi uyulması
gerekli hükümlerdir. Özellikle bu konu ibadetlerle
ilgili olursa emir durumu daha güçlüdür. Bu konuda
cihada izin veren (el-Hacc, 22/39) ayetini gözönünde
bulundurabiliriz.
Diğer taraftan Cum’a namazının farziyetini bildiren
ayet (Cumâ, 62/9-11) bilindiği gibi Medine’de ve
Hicret’ten sonraki yıllarda nazil olmuştur. Bu durum
ise bizlere abdestin farziyeti ile ilgili ayetin nüzulünü
hatırlatmaktadır. Namaz için abdest almak bilindiği
gibi peygamberliğin ilk dönemlerinde farz kılındığı
halde, ilgili âyet daha sonraları Medine’de nazil
olmuştur.
Demek oluyor ki bazı hükümler teşrî edilirken,
ilgili olan âyet, daha sonra inmiş olabilir. Bu, hükmü

pekiştirmek için olabildiği gibi, nüzül için gerektirici
bir münasebete kadar bekletilmesi ve böylece daha
etkileyici bir hal alması hikmetine de dayalı olabilir.
Cum’a’yı ilk kıldıranların Es’ad İbn Zürâre ile
Mus’ab İbn Umeyr oldukları hakkındaki rivâyetlerin
arasını birleştirmek gerekirse; Mus’ab’ın, Medine’nin
merkezinde ve Peygamber’in (s.a.v.) emri üzerine
Cum’a namazı kıldırdığı; Es’ad’ın ise Medine
yakınında bir yerde ve Peygamber’in (s.a.v.) emri
gelmeden kıldırdığı söylenebilir. Hz. Peygamber
(s.a.v.)’in kıldırdığı ilk Cum’a namazı, Ranuna’
denilen yerde Sâlim İbn Avf mescidindedir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine’ye hicret
buyurduğunda ilk olarak Kuba’da Amr İbn

Avfoğullarına misafir oldu. Orada pazartesi,
salı, çarşamba ve perşembe günleri kalıp, Kuba
Mescidi*nin temelini attı; sonra Cum’a günü
Medine’ye gitmek için yola çıktı.
Benu Sâlim yurduna gelince Cum’a namazı
vakti girmişti. Orada hutbe okuyup ilk defa Cum’a
namazını kıldırdı. Bu, Hz. Peygamber’in kıldırdığı ilk
Cum’a namazıdır. Cum’a’yı farz kılan âyet bundan
önce nâzil olmuştur.
Medine haricinde ilk Cum’a namazı kılınan yer
de Bahreyn’de “Cevâsa” da Abdi Kays Mescidi’dir.
İslâm’da Cum’a gününün dünyanın başlangıcına,
sonuna ve âhirete kadar uzanan bir yeri ve değeri
vardır. Diğer semâvi dinlerde de Cum’a gününe
dikkat çekilmiş, fakat onlar bunu terkederek başka
günlere yönelmişlerdir.

Ebû Hüreyre’den Allah Rasûlû’nün şöyle dediği
nakledilmiştir:
“Bizler, bizden önce kitap verilenlere göre en
sonuncusuyuz. Kıyâmette ise en öne geçeceğiz.
Onlar, Allah’ın kendilerine farz kıldığı bu Cum’a
gününde ihtilafa düştüler. Allah onu bize gösterdi.
Diğer insanlar bu konuda bize uyuyorlar. Ertesi gün
yahudilerin, daha ertesi gün ise hristiyanlarındır. “
(Buhârî, Cum’a, 1; Müslim, Cum’a hadis no: 856.
Müslim’in lafzı az farklıdır).
Yine Ebû Hüreyre’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir:
“Resulullah (s.a.v.)’a Cum’a gününe niçin bu adın
verildiği sorulduğu zaman şöyle cevap vermiştir:
“Babanız Âdem’in yaratılışı o günde oldu. Kıyâmet
o günde kopacak, yeniden dirilme ve insanların
hesap için yakalanması o günde olacaktır. Cum’a
gününün üç saatinin sonunda öyle bir an vardır ki,
o anda dua edenin duası kabul olunur. “ (Ahmed b.
Hanbel, İstanbul 1981, II, 311)
“Her kim Cum’a günü, cenâbetten gusül eder gibi
güzelce gusleder, sonra da ilk saatte yola çıkarsa bir
deve kurban etmiş gibi olur. İkinci saatte yola çıkarsa
bir sığır kurban etmiş gibi olur. Üçüncü saatte yola
çıkarsa bir koç kurban etmiş gibi olur. Dördüncü
saatte yola çıkarsa bir tavuk kurban etmiş gibi olur.
Beşinci saatte yola çıkarsa bir yumurta tasadduk
etmiş gibi olur. İmam Cum’a namazı için iftitah tekbiri

alınca melekler hazır olur, okunan Kur’ân-ı dinlerler.
“ (Müslim, Cumua, 2, hadis no: 850)
Cum’a namazını terk edenler için de hadis-i
şeriflerde şu tehditler varid olmuştur:
“Birtakım insanlar ya Cum’a namazını terk etmeyi
bırakırlar, yahutta Allah onların kalplerini mühürler
artık gafillerden olurlar. “ (Müslim, Cumua, 12, hadis
no: 865)
“Her kim önemsemediği için üç Cum’a yı terk
ederse, Allah onun kalbini mühürler. “
(Ebû Davûd, Salât 210)
“Bir kimse Cum’a günü gusleder, elinden geldiği
kadar temizlenir, yağ veya koku sürünür, sonra
mescide gider bulduğu yere oturur ve namazını
kılar, hutbeyi dinlerse; geçen Cum’a’dan o Cum’a ya
kadar işlemiş olduğu günahları affolunur. “ (Buhârî,
Cumua, 6)
Cum’a namazının farziyyeti Kitab, Sünnet ve
icmâ-i ümmet ile sabittir. Cum’a sûresinin dokuzuncu
âyetinde Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur:
“Ey iman edenler, Cum’a günü namaz için
çağrıldığınız zaman, Allah’ı anmağa koşun; alış-
verişi bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha
hayırlıdır. “
İbn Mâce’de mevcut Hz. Câbir (r.a.)’den rivâyet
edilen şu hadis, Cum’a’nın farziyyetinin sünnetle
delilidir:

“Ey insanlar, ölmeden önce Allah’a tövbe ediniz.
(Başka işlerle) meşgul olmadan önce de sâlih ameller
işlemeye çalışınız. Allah’ı çokça zikretmek ve gizli
ve açık olarak çokça sadaka vermek suretiyle sizin
ile Rabbiniz arasındaki bağı güçlendiriniz. (Böyle
yaparsanız) hem rızıklanırsınız. hem de (Allah
tarafından) hatırınız hoş tutulur. Şunu biliniz ki: Yüce
Allah şu bulunduğum makamda, şu günümde, şu
ayımda ve şu yılımda sizlere Cum’a’yı farz kılmış
bulunuyor. Ve bu kıyâmete kadar böylece devam
edecek. Benim hayatımda, ya da benden sonra
adaletli yahutta zâlim bir imamı bulunduğu halde, onu
hafife alarak yahut ta inkâr ederek kim terkederse;
Allah, onun iki yakasını bir araya getirmesin, hiç bir
işini mübarek kılmasın. Haberiniz olsun, böyle bir
kimsenin ne namazı vardır ne zekâtı, ne haccı, ne
orucu ve ne de iyiliği Tâ ki tövbe edinceye kadar.

Artık kim tövbe ederse, Allah, onun tövbesini kabul
etsin. Şunu da biliniz ki: Hiç bir kadın bir erkeğe imam
olmasın. (Okuması düzgün olmayan bir bedevî)
Arap, bir muhacirin önüne geçip imam olmasın. Fâcir
bir kimse de, kılıcından ya da copundan korktuğu bir
zorbanın kendisini zorlaması hali dışında da mü’min
bir kimseye imam olmasın. “ (İbn Mâce, Sünen,
İstanbul 1401, I, 343, Hadis no: 1081).
Hz. Peygamber’in Benu Sâlim yurdunda kıldırdığı
ilk Cum’a namazında cemaatin kırk veya yüz kişi
olduğu söylenir. Bu mescide sonradan “Mescid-i
Cum’a” adı verilmiştir.
Cum’a âyetinin Mekke’de nâzil olduğu da ihtimal
dahilindedir. Peygamber (s.a.v.) Cum’a hutbesi için

bir hurma kütüğü edinmiş, ensârdan bir kadının aynı
zamanda marangoz olan kölesinin ılgın ağacından
yaptığı üç ayaklı minber, mescide konuncaya
kadar onun üzerinde Cum’a hutbelerini okumuştur.
Yeni minber gelip de Peygamber (s.a.v.) hutbe için
üzerine çıkınca eski hurma kütüğünden deve iniltisi
gibi bir ses çıkmış, Peygamber de inerek elini üzerine
koyunca susmuştur. Bu hâdise Hz. Peygamber’in
bir mucizesi olarak “Cizu’n-nahle” adıyla meşhur
olmuştur.
Peygamber (s.a.v.) camiye girince, cemaata selam
verir; minbere çıkınca, onlara döner ve ikinci bir
selamdan sonra otururdu. Bu oturuşa “Celsetu’listiraha” denir.
Bilâl ezan okumağa başlar; bitirince, Peygamber
(s.a.v.) kalkarak hamd ve senâdan sonra, vaaz

ve nasihatı muhtevî bir hutbe okurdu. Bir müddet
oturduktan sonra tekrar kalkıp, ikinci hutbeyi de
okur ve minberden inerdi. Kamet getirildikten sonra
iki rek’at olarak Cum’a namazını kıldırırdı. Cum’a
namazının ilk rek’atında ekseriyetle Cumu’a sûresini
ve ikinci rek’atta da Münâfıkun sûresini yüksek
sesle okurdu. Cemaat en fazla Cum’a namazında
toplandığı için, Cumu’a sûresini okumakla, onlara
cum’a’nın âdâb ve erkânını öğretmiş ve Münâfıkûn
sûresini okumakla da, münâfıklardan sakınmaları
lüzumunu ihtar etmiş oluyordu. Sonraları ilk rek’atta
A’lâ ve ikincide de Câşiye sûrelerini okuduğu rivâyet
edilmiştir.
Halife Hz. Ebû Bekir ve sonra Hz. Ömer (r.a.)
zamanında bu şekilde Cum’a namazı kılındı ise de;
Halife Hz. Osman (r.a.) zamanında şehrin nüfusunun
arttığı ve halkın câmiden uzak yerlerde ikâmet ettiği

gözönünde tutularak, namaz vaktinin geldiğini ilân için
mescidin dışında bir ezan okutturulmağa başlandı.
Bu ezan Zavra’da okunuyordu. Hz. Osman’ın
okuttuğu bu ezan (dış ezan) diğer memleketlerde
de okunmağa başlandı. Kendisinden seksen sene
sonra Hişam b. Abdu’l-Melik de bu dış ezanın hariçte,
mesela Medine’nin Zavra’sı gibi şehrin ortasında
okunacak yerde, camiin minaresinde okunmasını
emretti.
Böylece kitap, sünnet ve icmai ümmet ile sabit
olan Cum’a namazı gücü yeten ve şartları kendinde
bulunan her mükellef müslümana farz-ı ayındır. İki
rek’at olan Cum’a namazını herhangi bir sebepten
kılamamış olanlar, öğle namazını dört rek’at olarak
kılarlar. Bütün namazlarda şart olan İslâm, akıl,
büluğ, tahâret şartlarından başka Cum’a namazının
farziyet ve edâsının şartları vardır

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.