Bayram Fm

Mevlid Kandili ( Mübarek Gün Ve Geceler )

Mevlid Kandili ( Mübarek Gün Ve Geceler )
36 views
25 Haziran 2020 - 16:58

Mevlid Kandili ( Mübarek Gün Ve Geceler )

İnsanlığın kurtuluşu için gönderilen son ve en büyük
peygamber, bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed
(s.a.v.) 571 yılında Kameri aylardan Rebiü’l-evvel
ayının 12. gecesi doğmuştur. Bu mübarek geceye
“Mevlid Kandili” denir.
O doğmadan önce dünya tam bir cehalet, zulüm
ve ahlâksızlık içinde idi, Allah inancı unutulmuş,
insanlık korkunç bir karanlıkta çırpınıyor, dünya
yaşanmaz hale gelmişti.
İslâm dini ile dünya aydınlandı.Yüce Allah’a iman
ile kalpler nurlandı. Eşitlik, adalet ve kardeşlik geldi.
O’na inanan toplumlar gerçek huzura kavuştu. O’nun
doğduğu gece, insanlığın kurtuluşu için çok hayırlı

ve mübarek bir başlangıçtır.
Bu gece, müslümanlar arasında yüzyıllardan
beri büyük bir coşku ile kutlanmakta, Sevgili
Peygamberimiz derin bir saygı ile anılmaktadır.
Süleyman Çelebi tarafından yazılan ve asıl adı
“Vesiletün’necat” olan mevlid kitabı O’nun doğumunu,
üstünlüğünü ve mucizelerini en güzel bir şekilde dile
getiren değerli bir eserdir.
Peygamberimizin doğum yıldönümlerinde O’nun
mübarek ruhuna salât ve selâm okumak Sevgili
Peygamberimize olan engin sevgi ve saygımızı,
O’na olan bağlılığımızı belirtmemizin bir ifadesidir.
Bununla beraber, O’nun ahlâk ve fazilet dolu
hayatını öğrenmek ve kendimize örnek almak bizim
en başta gelen görevlerimizdendir. Asıl o zaman
O’nun sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmış oluruz.
Resulullahtan önce dünyayı tam bir karanlık
kaplamıştı. İnsanlar, vahşîleşmiş, küfür, şirk, cehalet
ve zulüm bataklığında boğulmaya yüz tutmuşlardı.
Zâlimin zulüm kamçısı altında mazlumlar inim inim
inler hale gelmişti. Gönüller mahzun O’nun gelişini
bekliyorlardı.
İşte, O geliyordu! Alemi nuruyla aydınlatacak
eşsiz insan, Allah’ın Son Peygamberi, Habibullah
geliyordu!
İnsanlara ebedî saadetin yolunu gösterecek Hz.
Muhammed (s.a.v.) geliyordu!

Doğudan batıya bütün âlemin nurlara büründüğü,
İlâhi değişimin tecelli ettiği Alemlerin Serdarının
dünyaya geldiği o gece neler oldu neler?
Yahudi ileri gelenleri ve âlimleri kitaplarında daha
önce rastladıkları işaret ve müjdelerin açığa çıktığını
gördüler. Kimsenin haberi olmadan en önce onlar bu
müjdeyi verdiler.
O gece Yahudi âlimleri semâya bakıp
“Bu yıldızın doğduğu gece Ahmed doğmuştur”
dediler.
Bîr Yahudi İleri geleni Mekke’de Peygamberimizin
doğduğu gece, içlerinde Hişam ve Velid bin
Muğire, Utbe bin Rabia gibi Kureyş ileri gelenlerinin
bulunduğu bir toplantıda,
– “Bu gece sizlerden birinin çocuğu oldu mu?” diye
sordu.
– “Bilmiyoruz” diye cevap verdiler.
Yahudi,
“Vallahi sizin bu ihmalinizden iğreniyorum!
“Bakın, ey Kureyş topluluğu, size ne söylüyorum,
iyi dinleyin. Bu gece, bu ümmetin en son peygamberi
Ahmed doğdu. Eğer yanlışım varsa, Filistin’in
kudsiyetini inkâr etmiş olayım. Evet, onun iki küreği
arasında kırmızımtırak, üzerinde tüyler bulunan bir
ben var” dedi.
Toplantıda bulunanlar Ya-hudinin sözünden hayrete

düştüler ve dağıldılar. Her
birisi evlerine döndüğünde
bu durumu ev halkına
anlattılar.
“Bu gece Abdülmuttalib’in
oğlu Abdullah’ın bir oğlu
doğdu. Adını Muhammed
koydular.” haberini aldılar.
Ertesi gün Yahudiye vardılar:

“Bahsettiğin çocuğun
bizim aramızda dünyaya
geldiğini duydun mu?”

dediler.
Yahudi
“Onun doğumu benim
size haber verdiğimden
önce midir, sonra mıdır?”
dedi.
Onlar,
“Öncedir ve ismi Ahmed
’dir” dediler.
Yahudi,
“Beni ona götürün” dedi.
Yahudi ile beraber kalkıp
Hilye-i Şerif
Kelime anlamı olarak süs ve
ziynet olmakla beraber Efendimiz
(s.a.v.) in fiziksel özelliklerini anlatmak için kullanılır. Dinimizin
hassasiyeti gereği peygamber
Efendimizin (s.a.v.) resmi hiçbir
sanatçı yada ressam tarafından
yapılmaya cesaret edilememiştir.
Bu nedenle onun adeta yazıyla
resmi çizilmiştir. Tarih içinde bir
çok hattat tarafından hilye-i şerif
yazılmıştır.Bunlardan en bilineni
Hafız Osman’ın yazdığı hilye dir.
Hz.Ali (r.a.) den rivayet olunan
bir hadise göre
“ benim hilyem’i
gören beni görmüş gibi olur ve
beni özleyerek hilyeme bakan
kimseye Allah (c.c) ateşi haram
kılar
“müjdesi vardır.
Hz. Âmine’nin evine gittiler, içeri girdiler.
Peygamberimizi Yahudinin yanına çıkardılar.
Yahudi Peygamberimizin sırtındaki beni görünce,
üzerine baygınlık geldi, fenalaştı. Kendine gelip
ayıldığı sırada,
“Ne oldu sana, yazıklar olsun” dediler.
Yahudi,
“Artık İsrailoğullarndan peygamberlik gitti. Ellerinden kitap da gitti. Artık Yahudi âlimlerinin kıymet
ve itibarları da kalmadı. Araplar peygamberleriyle
kurtuluşa ereceklerdir.
“Ey Kureyş topluluğu, ferahladınız mı? Vallahi size,
doğudan batıya kadar ulaşacak bir güç, kuvvet ve bir
üstünlük verilecektir” dedi.
Kâinatın Efendisini dünyaya getiren bahtiyar
annenin henüz dünyaya gelmeden görüp gördükleri
çok manalıydı..

Peygamber Efendimize hamileyken rüyasında,
“Sen, insanların en hayırlısına ve bu ümmetin
efendisine hamile oldun. Onu dünyaya getirdiğin
zaman ‘Her hasetçinin şerrinden koruması için bir
ve tek olana sığınırım’ de, sonra ona Ahmed yahut
Muhammed ismini ver.”
Yine kendisinden çıkan bir nurun aydınlığında
bütün doğuyu ve batıyı, Şam ve Basra saray ve
çarşılarını, hattâ Basra’daki develerin uzanan
boyunlarını gördüğünü Abdülmüttalib’e anlatmıştı.
Aynı gece Hz. Âmine’nin yanında bulunan Osman
ibn Âs’ın annesinin gördükleri de şöyle:
“O gece evin içi nurla doldu, yıldızların sanki
üzerimize dökülecekmiş gibi sarktıklarını gördük.”

Alemlere Rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz
Hz. Muhammed(s.a.v.) Fil yılında; Fil Vak’asından
50-55 gece sonra, Rebûülevvel ayının 12’nci
Pazartesi gecesinde, Mekke’nin doğusunda (Şuubu
Beni Haşim ve Zukak’ul Mevlid caddesinin Leyl
çarşısındaki Darud-Tababia) arasındaki evde doğdu.
Ahmet b. Hanbel, Müsned’inde İbn-i Abbas’tan
şöyle rivayet eder:
“Peygamberimiz, Pazartesi günü doğdu. Pazartesi
günü peygamber oldu. Pazartesi günü vefat etti.
Mekke’den Medine’ye hicret için Pazartesi günü
çıktı. Medine’ye Pazartesi günü geldi. Hacer-ül
Esved’i Pazartesi günü kaldırdı.”
Riyaziyeciler, Peygamberimizin doğumunun
Şemsî aylardan Nisan ayının 20’sine rastladığını
söylemişlerdir. Peygamberimizin doğumu da
kendisinden önceki Peygamberlerin doğumları gibi

Kamer menzillerinden üç yıldızın doğuşu zamanına
rastlamıştır.
Eshâb-ı Kiram arasında Peygamberimizin
doğduğunu bilen veya onunla aynı doğumlu
olanlar vardır. Peygamberimizin amcası Hz. Abbas,
Peygamberimizden üç yaş büyüktü. Kastalâninin
Mevâhib-i Ledünniye’de bildirdiğine göre:
Hz. Abbas, bir gün Peygamberimize bakarken
kadınların “öp kardeşini!” dediklerini, kendisinin de
peygamberimizi öptüğünü hatırladığını söyler.
Peygamberimizin doğumu gecesinde, Hz.
Âmine’nin yanında Abdurrahman b. Avf ın annesi
Şifa Hâtûnla Osman b. Ebû-l Âs’ın annesi Fâtıma
hatun bulunmuştu. Şifâ Hâtûn Ebelik vazifesini
yapmış, Peygamberimizin dadısı Ümmü Eymen de
doğumda hizmet etmişti.
Dünyayı şereflendiren iki Cihan Serverinin üzerini
o günün bir âdeti olarak bir çanakla kapattılar.
Araplara göre o zaman, gece doğan çocuğun
üzerine bir çanak koymak ve gündüz olmadan ona
bakmamak âdetti. Fakat bir de baktılar ki. Peygamber
Efendimizin üzerine konulan çanak yarılarak ikiye
ayrılmış, Efendimiz gözlerini gökyüzüne dikmiş,
başparmağını emiyordu.
Bu işaret her türlü küfrün, zulmün, şirkin ve her
türlü bâtıl inanç ve âdetlerin parçalanıp yok olması,
imanın, nurun ve hidâyetin kâinatı aydınlatması için
gönderilmiş bir Peygamber olduğunun göstergesi
idi. Doğum gecesinde Hz. Âmine’nin yanında
bulunan kadınlardan Fâtıma’nın, o gece, evin nurla
dolduğunu, yıldızların üzerlerine dökülecekmiş gibi
sarktıklarını gördüğünü söylediği rivayet edilir.
Peygamberimiz doğduğu zaman Hz. Âmine,
(kayın babası) Abdulmuttalib’e haber gönderdi:
Abdulmuttalib, kâbe yanında bulunan Hıcir’da
oğlu Ebûtâlib ve Kureyş’in ileri gelenlerinden bazı
kimselerle birlikte oturuyordu. Müjdeci varıp, Hz.

Âmine’nin bir erkek çocuk doğurduğunu söyleyince,
Abdulmuttalib, çok sevindi. Yanındakilerle birlikte
kalkıp eve geldi.
Abdulmuttalib, Peygamberimizi kucağına alıp öpüp
kokladıktan sonra, Ebû Tâlib’e verdi ve
“Bu çocuk, sana benim emânetimdir. Bu oğlumun
şanı yüce olacaktır!” dedi.
Abdulmuttalib, aziz torununu bağrına basıp
Kabe’ye girdi, Allah’a duâ ve bu ihsanından dolayı
şükür ettikten sonra onu annesine gönderdi.
Abdulmuttalib, doğumun yedinci günü, develer,
davarlar kestirerek Mekke’lilere üç öğün ziyafet
çekilmesini; ayrıca Mekke’nin her mahallesinde
develer kestirip onlardan insanların, kurtların,
kuşların serbestçe faydalandırılmasını oğlu Ebû
Talib’e emretti. Abdulmuttalib’in emri yerine getirildi.
Mekke’liler ziyafetten sonra
“Ey Hâdis’in babası! Çocuğa ne isim taktın?”
dediler. Abdulmuttalib
“Muhammed ismini taktım!” dedi.
“Ne için atalarının isimlerinden birini beğenip
takmadın da Muhammed takdın?” dediler.
Abdulmuttalib de:
“Gökte Allah’ın, yerde insanların onu övmelerini

istediğim için!” dedi.
İbn-i Sa’d’ın İbn-i Abbas’tan rivayetine göre:
Kurayza Nadir, Fedek ve Hayber Yahudileri,
Peygamberimiz, peygamber gönderilmeden önce,
yanlarındaki kitaplardan peygamberimizin sıfatını,
hicret edeceği yerin Medine olacağını öğrenmiş
bulunuyorlardı. Peygamberimiz doğduğu zaman
Yahudi âlimleri:
“Bu yıldızın doğduğu gece, Ahmed (a.s.)
doğmuştur!” demişlerdi.
Yahudîler arasında birçok âlim vardı. Bunlar,
kitaplarında Allah Resûlünün geleceğini görüp,

öğrenmişlerdi. Yıldızlardan hüküm çıkarmada da
usta sayılırlardı. Efendimizin doğumu gecesinde
bir yıldız parlamış ve Yahudî âlimler bu yıldızdan
Ahirzaman Peygamberinin dünyaya teşrif ettiklerini
anlamışlardı.
Resûl-i Zîşanın meşhur şâiri Hassan bin Sâbit
(r.a.) bu hususu şöyle anlatmıştır:
“Ben sekiz yaşlarında var yoktum. Biliyorum, bir
sabah vakti, Yahudînin biri
“Hey Yahudîler!” diye çığlık atarak koşuyordu.
Yahudîler:
“Ne var, ne yırtınıyorsun?” diyerek adamın başına
üşüştüler. Yahudî şöyle haykırıyordu:
“‘Haberiniz olsun, Ahmed’in yıldızı bu gece doğdu.
Ahmed bu gece
dünyaya geldi.”‘
Gökkubbe pırıl
pırıl yıldız kandilleriyle Resûl-i
Kibriya Efendimizin
gelişini kutluyordu.

Yakûbi, Taberi, İbni Abdi Rabbin ve daha
başkalarının kaydettiklerine göre:
Peygamberimizin doğduğu gece, Kisrâ’nın
sarayında ondört Burç çatırdıyarak yıkıldı. İranlıların
bin yıldan beri hiç sönmeden yanan Ateşgedeleri
söndü. Semâve vadisi, taşıp sular altında kaldı!
Sâve gölü, kurudu! İran baş kadısı (Mûbezan) da
rü’yâsında bir takım serkeş develerin bir sürü Arab
atlarını önlerine katarak Dicleyi geçtiklerini ve İran
topraklarına yayıldıklarını gördü!
Kisrâ, sabaha çıktığı zaman, karşılaştığı, hadiseden
çok ürktü ve bunu bir müddet, belli etmemeğe
çalıştı ise de vezirlerine ve mecusi büyüklerine

açıklamaktan kendisini
alamadı. Tacını giydi. Tahtına
oturup, onları huzuruna davet
edip topladı. Toplandıkları
zaman durumu onlara
bildirdi. O sırada Ateşgedenin
de söndüğü hakkında gelen
mektup Kisrâ’nın üzüntüsünü
büsbütün artırdı.
Başkadı (mûbezân)
“Allah, hükümdara dirlik
düzenlik versin. Ben de
bu gece bir rü’ya gördüm!”
diyerek bir sürü develerin, bir
sürü atları İran topraklarına
doğru kovalayıp getirdikleri
hakkındaki rü’yâsını anlattı.
Kisrâ
“Ey Mûbezân! Acaba, bu,
neye işaret olabilir?” dedi.
Mûbezân, Meclistekilerin en
bilgilisi idi. Kisrâ’ya:
“Arablar tarafından mühim
bir şey vuku bulacağına işaret
olabilir.” dedi. Bunun üzerine
Kisrâ, Basra Emiri Numan b.
Münzir’e yazdı ve bu yazıda
“Bana, bilgili bir zat gönder
Mecusi Ateşgedeleri
Ateşgede, İslamiyet öncesinde İran’da kutsal
saydıkları ateşin içinde yandığı
yapı ya da alana verilen isimdir.
Örtülü bir mekân zorunluluğu
olmayan ateşgedenin mekânı,
üstü açık özel bir kesim ya da
doğal petrol sızıntısının yandığı
bir alan da olabilir.
İnşa edilmiş ateşgelerin temel
örneği, dört masif ayaklı, üstü
kubbeyle örtülü bir yapıdır.

ki kendisine bazı şeyler sormak istiyorum!” dedi
Numan da ona Abdul Mesih b. Hayyânı gönderdi.
Kisrâ:
“Senden sormak istediğim şey hakkında sende bir
bilgi var mı?” dedi. Abdul Mesih:
“Hükümdar, soracaklarını bana bildirsin. Eğer,
benim o hususta bir bilgim varsa, sorusunu
cevaplandırırım.Cevaplandıramazsam bunu
cevaplayabilecek birisini haber veririm!” dedi.
Kisra; gördüklerini, Abdul Mesih’e anlatınca, Abdul
Mesih:
“Şam civarında (Câbiye’de) oturan dayım Satîh’da
bu hususta bilgi vardır!” dedi. Kisrâ:
“Öyle ise, sen hemen ona git; sana sorduğum
şeyleri, ona sor; cevabını da bana getir!” dedi.
Abdul Mesih, hayvanına atlayıp ölümü halinde
iken Satih’in yanına ulaştı. Ona selâm verdi. Sıhhat
ve afiyet dileğinde bulundu. Fakat, Satîh, hiç cevap
vermedi. Bunun üzerine, Abdul Mesih:
“Yemen diyarının ulusu sağırmıdır? Yoksa
işitiyormu? Ey mühim ve müşkil meseleleri çözen
zat!…” diye başlayan ve kendisinin kim olduğunu, ne
için geldiğini… Anlatan manzumesini okuyup bitirince
Satîh, başını kaldırdı. Gözlerini açtı ve:
“Abdul Mesih, devesine binerek acele Satîh’e
geldi. Ama o, şimdi ölmek, kabre girmek üzeredir!
Senin, bana sâsan oğullarının hükümdarı, sarayının

sarsılmasındaki, yanan Ateşgedenin sönmesindeki
hikmeti anlamak, Başkadının rüyada gördüğü
bir takım serkeş develerin bir sürü arap atlarını
kovalayarak Dicle’yi geçip İran topraklarına
yayılmalarının neyi işaret ettiklerini sormak için
gönderdi! Ey Abdul Mesih! İlâhi vahyin okunması
çoğaldı ve Asa sahibinin Peygamber olarak
gönderildiği, Semâve vadisinin su baskınına uğradığı,
Sâve gölünün battığı, Farslıların Ateşgedelerinin
söndüğü zaman artık Şam, Satıh için Şam değildir!
Sâsanilerden, sarsılıp yıkılan Burçlar sayısınca, Kral
ve Kraliçe gelecek ve artık, olacak olacaktır!” dedi ve
bulunduğu yerde öldü.
Muhammed Aleyhisselâm doğduğu gece Kâbe’deki
putlar yüz üstü yere yıkıldı.

Urvetübni Zübeyr rivâyet eder: “Kureyşten bir cemâatin bir putu vardı. Yılda bir
defâ onu tavâf ederler, develer kesip şarap içerlerdi.
Yine öyle bir günde putun yanına vardıklarında onu
yüzüstü yere yıkılmış buldular. Kaldırdılar, yine
kapandı. Bu hal üç defâ tekrarlandı. Bunun üzerine
etrâfına iyice destek verip diktikleri sırada şöyle bir
ses işitildi:
“Bir kimse doğdu yer yüzünde her yer harekete
geldi. Ne kadar put varsa hepsi yıkıldı. Kralların
korkudan kalbleri titredi.”
Bu hâdise tam Muhammed aleyhisselâmın
doğduğu geceye rastlıyordu.
Bütün bunlar işaret ve alamettir ki, yeni dünyaya
gelen zat ateşe tapmayı, puta tapmayı kaldırıp, Fars
saltanatını parçalayacaktır.
Resulullah dünyaya gelince, amcası Ebu Leheb’in
cariyesi Süveybe,
“Kardeşin Abdullah’ın oğlu oldu.” diyerek kendisine
müjde getirince, sevinmişti.
“Ona süt vermek şartıyla, seni azat ettim.” demişti.
Bunun için, Ebu Leheb’in, her mevlid gecesinde,
azabı biraz hafifler. Mevlid gecesi sevinen, o geceye
kıymet veren müminler pek çok sevab kazanır.
Hâfız Muhammed ibni Cezeri Şafii diyor ki:
“Ebu Leheb’e rüyada hali sorulduğunda, çok azap
çekiyorum. Ancak, Resulullahın dünyaya gelişini m
üjdeleyen cariyemi sevincimden azat ettiğim için,
her yıl, Rebiul-evvel ayının 12. geceleri, azabım
hafifliyor” dedi.
Ebu Leheb gibi azgın bir kâfirin azabı hafifleyince,
O yüce Peygamberin ümmetinden olan bir mümin,
Onun doğduğu gece sevinir, malını uygun yerlere
dağıtır, ziyafet verir, böylece, Peygamberine olan
sevgisini gösterirse, Allahü teâlâ onun karşılığını
vermez mi?
Resulullah efendimiz, mevlid gecelerinde
Eshab-ı kirama ziyafet verir, dünyayı teşrifindeki
ve çocukluk zamanındaki şeyleri anlatırdı. Hazret-i
Ebu Bekir de, halifeyken, Eshab-ı kiramı toplar,
Resulullah efendimizin doğumundaki olağanüstü
hâlleri konuşurlardı. Bu gece, Resulullahın doğum
zamanında görülen hâlleri, mucizeleri okumak,

dinlemek, öğrenmek çok sevaptır. Bugün veya ertesi
gün oruç tutmakta mahzur yoktur. Tutmak iyi olur,
sevab olur. İslam âlimleri mevlid gecesine çok önem
vermişlerdir.
Hazret-i Mevlana,
“Mevlid okunan yerden belalar gider.” buyurmuştur.
Mevlid gecesi, Kadir gecesinden sonra en kıymetli
gecedir.
“Allah, bir kimseye söz ve yazı sanatı ihsan ederse,
Resulullahı övsün, düşmanlarını kötülesin” hadis-i
şerifine uyularak, asırlardır mevlid kitapları yazılmış
ve okunmuştur.
Resulullah efendimizi öven çeşitli mevlid kasideleri
vardır. Meşhur olan ve Türkiye’de her zaman
okunan Mevlid kasidesini Süleyman Çelebi, 15.
asırda yazmıştır. Bunların asr-ı saadetten sonra
yazılması, bid’at olmasını gerektirmez. Çünkü
Resulullahı övmek ibadettir. Her zaman Onu övücü
kasideler, yazılar yazılabilir. Onları da okumak bid’at
değil, sevap olur. Mevlid-i şerif okumak, Resulullahın
dünyaya gelişini, miracını ve hayatını anlatmak, Onu
hatırlamak, Onu övmek demektir. Her müminin, imanı
gereği Resulullahı çok sevmesi gerekir. Çok sevmek
kâmil müminin alametidir. Buhari’deki hadis-i şerifte,
“Beni ana baba, evlat ve herkesten daha çok
sevmeyen, mümin olamaz” buyuruldu. Mevlid
okumak değil, mevlidde dine aykırı şeyler yapmak
günahtır.

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.