Bayram Fm

NEFSİ Mİ NASIL TERBİYE EDEBİLİRİM ?

NEFSİ Mİ NASIL TERBİYE EDEBİLİRİM ?
120 views
10 Haziran 2020 - 17:35

NEFSİ Mİ NASIL TERBİYE EDEBİLİRİM ?


Şanı yüce olan Allah, bir ara Hz. Musa’ya şöyle vahyetti:
– Ey Musa, benim sana, konuştuğum sözün diline yakınlığından daha yakın olmamı; kalbinin vesvesesinin ve
ruhunun bedenine yakınlığından daha yakın bulunmamı
istiyorsan Hz. Muhammed’in (Selâm O’na) güzel ahlâ-
kına tabi ol!
Sânı yüce olan Allah bir âyette şöyle buyurur:
– En insanlar, Allah’tan korkun! Herkes kıyamet günü için
önceden ne göndermiş olduğuna baksın! Allahdan korkun. Çünkü Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır.
(Haşr Sûresi, âyet: 18).
Ey insan, bil ki daima kötülüğe meyleden Nefs, senin
için şeytandan daha düşmandır. Şeytan, ancak nefsin
hevâ ve hevesi ile sana galebe ederek Allah yolundan
çıkarabilir. Nefsin seni boş emeller ve kuru hayallerle
aldatmasın! Çünkü nefs, tîneti icabı rahat, vurdumduymazlık, gaflet ve aldırmazlık ve tembellik içinde ömür
geçirmek ister. O, daima boş ve bâtıl şeylere sarılır. Boş
bir gurur içindedir. Eğer O’ndan hoşlanır ve isteklerine
uyarsan, sonun felâkettir, ölümdür. Yanlış hesap ve düşü-
nüşlerinden haberdar olmazsan sonun boğulmaktır. Eğer
nefs’e “Dur!” demekte acz gösterirsen seni ateşe götürür.
Onda asla hayra dönme ümidi yoktur.
O, belâların başı; rezaletlerin baş kaynağıdır. Şeytan
için bir. şer hazinesi olan nefsi ancak hakkıyla, Yaratan’ı

tanıyabilir.
İnsan, Allah yolunda neler yaptığına dâir, ömrünün
geçen kısmı üzerinde şöyle bir düşünse, bu düşünüş bir
nevi kendi kalbini yıkama olur.. Nitekim Peygamberimiz
aleyhisselâm buyururlar:
– Hayırlı bir mevzuda bir saat düşünmek, bir senelik
ibâdetten hayırlıdır.
imâm Ebulleys’in tefsirinde de böyledir.
Akıllı Müslüman’a yakışan odur ki; geçmişte işlediği
veya işlemekte olduğu hatâlardan, günahlardan vazgeçsin, kendisini Allah’a yaklaştıracak güzel huylar üzerinde düşünsün ve onlara sahip olarak âhiretini kurtarsın,
boş ve uzun emelleri bıraksın, kötü huy ve duyguları terk
etmekte acele etsin, daima Allah’ı hatırından çıkarmasın, haram ve yasak kılınan şeylere yaklaşmasın, nefsinin
gayr-i ahlâkî ve gayr-i meşru isteklerine uymayarak sabır
ve sebat göstersin, nefsin ahlâki olmayan şehevî isteklerine tabî olmasın!..
Nefs, gerçekten bir puftur. Kim, nefsinin isteklerine boyun eğiyorsa o, puta tapıyor, demektir. Kim de ihlâs ile
Allah’a ibâdet ediyorsa, nefsini tepelemiş demektir.
Bir gün Mâlik îbni Dinar Basra sokaklarında geziyordu. Bir
dükkânda incir gördü, canı çekti. Parası bulunmadığı için
ayakkabısını verip karşılığında bir miktar incir almak istedi. Fakat Bakkal, ayakkabının bir şey etmeyeceğini söyleyerek incir vermedi. Mâlik İbni Dinar, geçti gitti. Bakkala,
bu incir isteyenin kim olduğunu bilip bilmediğini sordular,

“Hayır, bilmiyorum!” dedi. O’nun Mâlik îbni Dinar olduğu
kendisine söylenince hemen tabağa bir miktar incir koyarak kölesinin eline tutuşturdu ve:
– Koş, eğer Mâlik İbni Dinar bunu kabul ederse seni
azâd edeceğim, dedi.
Köle hemen koşarak Mâlik İbni Dinar’a yetişti. Tabağı
uzatarak, “Buyurun!” dedi.
Ve Mâlik İbni Dinar’ın tereddüt ettiğini görünce ilâve etti:
– Buyurun, kabul edin! Eğer kabul ederseniz ben âzad
edileceğim!
Mâlik İbni Dinar da:
– Kabul edersem sen âzâd edileceksin, fakat ben azap
göreceğim dedi ve kölenin ısrar etmesi üzerine de şunları söyledi:
– Ben, dinimi incire satmamağa ve kıyamete kadar incir yememeğe yemin ettim.
Gene bir gün Mâlik İbni Dinar hastalanmış, ölüm dö-
şeğinde yatıyordu. Canı, bir kâse süt, bal karışımına sıcak
pideyi bana bana yemek istedi. Hizmetçi gitti, istediklerini getirdi. Mâlik İbni Dinar, sütle karıştırılmış bal kâsesini
eline alarak kendi kendine:
– Ey arsız nefs! Otuz sene sabrettin. Şimdi ise dünyadaki
hayâtının bitmesine az bir zaman kaldı, dedi ve kâseyi
yere fırlattı.
Ey okuyucu, işte görüyorsun; peygamberler, ermişler,
doğrular ve hak âşıkları nefislerini terbiye edip yola getirmek için neler yapıyorlar?

Nefsin terbiyesi üzerine bazı büyüklerimizin sözleri: Hz.
Süleyman aleyhisselâm:
– Bence, nefsini sindirip terbiye edebilen kimse, tek ba-
şına bir şehri fetheden savaşçıdan daha kuvvetlidir,
Hz. Ali:
– Ben ve nefsim bir sürünün çobanına benzeriz, Çoban
sürüyü bir taraftan toplar, diğer taraftan dağılır. Kim, nefsini öldürerek onun isteklerini durdurursa rahmet kefenine
sarılır ve keramet toprağına defnedilir. Kim de kalbini öldürerek oradan ilâhî ve insanî duyguları yok ederse lanet
kefenine koyulur ve azap toprağına defnedilir.
Yahya İbni Muâz:
-Allah’ın koyduğu ahlâk esaslarına uymak ve nefsin
zevk-u sefa arzusunu kırmak suretiyle nefsinle cihad et!
Az uyumak, az konuşmak yani mâlâyâni konuşmamak,
insanlara ve diğer yaratıklara eziyet, etmemek ve az yemek, nefsin hevâî isteklerine sed çekmek demektir. Az
uyuyan, salim düşünme melekesine sahip olur. Az konu-
şan birçok âfetlerden selâmetle çıkar. İnsanlara ve diğer
yaratıklara eza etmeyen, birçok gayesine ulaşır. Az yiyen,
nefsin şehevî isteklerini öldürür. Çünkü tıka basa yemek
kalbi karartır. Onda insanî huyların kaybolmasına sebep
olur. Az yemek kalbi nurlandırır. Oburluk ve devamlı tokluk ise, kişiyi Allah’tan uzaklaştırır. Nitekim Allah’ın Resulü
buyurur:
– Kalplerinizi açlıkla nurlandırınız, nefsinizle cihad edip
onu terbiye edebilmek için, açlığı ve susuzluğu bir silâh
olarak kullanın. Cennet kapısına vuruşları açlık ile devam
ettirin! Nefsi terbiye için onunla savaşanın mükâfatı, cep

hede, düşmanla savaşanın mükâfatı gibidir. Allah’ın yanında, açlık ve susuzluk yoluyla nefsi terbiye etmek için
çalışmaktan daha güzel bir amel yoktur. Kim ki devamlı
midesini dopdolu tutarsa maneviyat âlemine giremez,
maneviyattan zevk alamaz ve ibâdetin tadını kaybeder.
Hz. Ebû Bekir:
– Müslüman olduğumdan beri, Rabbi’ne ibâdet zevkini
bulabilmek için doyasıya yemedim. Gene Rabbine kavuşma iştîyâkıyîa kanasıya su içmedim. Çünkü çok yiyen
çok ibâdet edemez. İnsan oburca yerse vücudunu sıklet
basar, gözlerini uyku. Âzası avareleşir, ibâdet etmeye çalışsa bile yapamaz, sâdece elinden uyku gelir. Böylece
çöplüğe dökülmüş bir necis yığını halini alır. MinhâcülAbidin’de de böyledir
Lokman Hekim:
– (Oğluna öğüt verir.) Ey oğlum, çok uyuma, çok yeme.
Kim çok uyur ve çok yerse, kıyamet günü iflâs etmiş olarak gelir, hiç bir güzel amelî bulunmaz.
Peygamberimiz aleyhisselâm buyururlar ki:
Oburca yemek içmek suretiyle kalplerinizi öldürmeyin!
Kalp, bir fidana benzer. Nasıl fidana aşırı su verilince sararıp solar ve büyümezse kalp de fazla su ile ölür, salim
düşünce ve insanî huylar kalmaz.
Bazıları, mideyi, kalbin altında kaynamakta ve buharlarını kalbe doğru üflemekte olan bir tencereye
benzetirler. Buhar ne kadar çok olursa çarptığı yeri o derece rahatsız edeceği ve karartacağı gibi, mide de ne
kadar çok dolu olursa kalbi o derece fazla karartır ve incitir. Ayrıca çok yiyen kıt anlayışlı olur, ilim öğrenemez.

Çünkü devamlı tokluk ve oburluk zekâyı körletir.
Anlatırlar ki, Yahya aleyhisselâm bir gün İblis’e tesadüf
eder. İblisin elinde ucu çengelli bir takım çomaklar vardır.
Aralarında şöyle bir konuşma geçer:
Yahya aleyhisselâm:
– Nedir bunlar? İblis:
– İnsanları avlayarak doğru yoldan çıkarmama yarayan
hevâî istekler!
Yahya aleyhisselâm:
– Onların arasında beni avlamana yarayacak bir şey
var mı?
İblis:
– Hayır. Fakat bir gün fazlaca yemiştin, namaz da üzerine bir sıklet çökmüştü.
Yahya aleyhisselâm:
– O halde ben de bundan sonra bir daha doyasıya
yemem!.
İblis:
– O halde ben de bu silâhımı bir daha kimseye söylemem!
Bu hâl, ömründe bir defa doyasıya yemek yiyen kimse
içindir. Ya ömrü boyunca bir defa olsun aç duramayan
ve bu halde ibâdete koşanın hâli ne olur!…
Gene Yahya aleyhisselâmın hayatından anlatılan diğer
bir hikâye de şöyledir:
– Bir gün Hz. Yahya, arpa ekmeği ile iyice karnını doyurur, O gün uyur kalır ve gece zikrini yapamaz.

Burun üzerine Allah kendisine vahiy yoluyla şu sert hitapta bulunur:
– Ey Yahya, kendin için benim evimden daha hayırlı bir
ev buldun mu? Yahut, senin için benim yakınlığımdan
daha hayırlı bir yakınlık buldun mu? İzzetim ve celâlim
hakkı için. Eğer Firdevs’e ve Cehennem’e muttali olsaydın, gözünden yaş yerine kanlı irin akıtır, kaba kumaş yerine demir giyerdin!
Aklı olan, nefsine şehevî heveslerini açlık yoluyla kahreder. Allah’ın koyduğu ahlâk esaslarını çiğneyen nefsi
ancak açlık tepeleyebilir. Çünkü hevâî arzular ve yemeiçme, kişiyi doğru yoldan çıkarmak için şeytanın elinde
birer silâhtır. Nitekim Allah’ın Resulü buyururlar:
– Şeytan, insanoğlunun kan damarlarında dolaşır, Onun
yolunu açlıkla tıkayın. Kıyamet günü Allah’a insanların en
yakın olanı en fazla aç ve susuz duranıdır.
İnsanoğlu için tehlikelerin en büyüğü mideden ve
yeme içme hırsından gelir. Âdem ile Havva (Selâm onlara) midenin hırsından cennetten kovularak zillet ve yokluk
içine atılmışlardır.
Çünkü Allah onları bir meyveyi yemekten menetmişti.
Fakat nefislerinin şehevî arzusu galebe çaldı ve yasak
edilen meyveden yediler ve çırılçıplak kalıverdilerdi. Ger-
çekten mide hevâî arzuların kaynağıdır.
Bazı ehl-i hikmet der ki:
– Kimin nefsi, kişinin kendi üzerine galebe ederse o kimse nefsinin hevâî istekleri hususunda esirdir Yanılmalar zindanında mahsurdur.

Kalbi iyi ve faydalı işler düşünemez. Kim vücut tarlasını
nefsin neva ve hevesi ile sularsa kalbine nedamet fidanını dikmiş olur.
Allah canlıları üç sınıfta yaratmıştır.
1- Melekler: Allah meleklere yalnız akıl vermiş, dâima
hevâ ve hevese meyyal nefsi vermemiştir O halde
meleklerde günah işlemeğe meyyal bir hâl yoktur.
2- Hayvanlar: Allah, hayvanlara bizim anladığımız manada akıl vermemiş, sâdece nefs vermiştir.
3- İnsanlar: Allah, insanlara hem akıl vermiş, hem de
nefs vermiştir. O halde:
l- Kimin ki nefsi aklına galip gelir ve nefsinin hevâî isteklerine göre hayât sürerse o, hayvandan daha
aşağıdır. Yani hayvanlar ondan daha hayırlıdır,
2- Kimin ki aklı nefsine galip gelir ve hayâtını Allah’ın
koyduğu ahlâk esasları dâhilinde geçirirse o, meleklerden daha üstündür.
İbrahim Havvâs anlatır:
– Lükâm dağında geziyordum. Bir ara meyveli bir nar
ağacı gördüm. Camın çekti. Bir tane kopararak iki şak ettim. Fakat ekşi imiş. Bıraktım, yürüdüm. Biraz gidince orada terkedilmiş bir adam gördüm, başına arılar toplanmıştı. “Selâmün Aleyküm!” dedim. “Vealeykümselâm! Ya
İbrahim.” dedi. Şaştım. “Beni nereden tanıyorsun?” dedim. Dedi ki:

– Allah’ı tanıyıp onun dostu olanlara hiçbir şey gizli de-
ğildir.
Bu cevap üzerine ben:
– Seni Allah ile hemhal görüyorum. Seni bu anlardan
kurtarması için istekte bulunmadın mı? dedim.
O da şöyle dedi:
– Ben de seni Allah ile hemhal görüyorum. Seni bu nar
yeme hırsından kurtarması için istekte bulunmadın mı?
Nefsinin arzusuyla nar yiyen kimse bunun acısını âhirette
çeker. Halbuki arıların sokmasından hâsıl olan elemi dünyada duyar. Hem, arıların verdiği elem bedenedir. Halbuki nefsin hevâî arzularına uyma sonucunda hâsıl olan
elem ve zarar kalbedir!
Bunun üzerine adamı bıraktım, yürüdüm.
Nefsin hevâî isteklerine boyun eğmek, hükümdar olan
köle durumuna düşürür. Nefsin hevâî isteklerine karşı koyarak sabretmek ise köleleri hükümdar yapar Hz. Yusuf ile
Züleyha hikâyesi buna açık bir misâldir. Yusuf aleyhisselâm
sabrı yüzünden Mısır’a hükümdar oldu. Züleyha ise Hz.
Yusuf a olan aşkına sabredemedi, şehevî istekleri kendine galip geldi. Zelil ve hakir bir duruma düştü.
Bir gün Ebülhasen Kazî, iki sene önce vefat etmiş olan
babasını rüyasında görür. Üzerinde katrandan bir elbise
vardır. Babasına der ki:
– Ey babacığım, ne oluyor ki seni cehennemlik kişiler

kıyafetinde görüyorum. Babası şu cevabı verir:
– Ey oğlum, nefsim beni cehenneme sürükledi. Ey oğ-
lum, nefsinin hilesinden sakın!.
Ben dört şeye müptelâ oldum
Onlar bana azgınlığımdan dolayı musallat oldu
Bunlar şeytan, dünya, nefs, hevâ ve hevestir.
Hepsi düşman, nasıl kurtulayım
Şehevi ve batıl fikirlerin karanlıklarında
Hatıralar beni hevâî şeylere sürüklüyor,
Ha tem Esam der ki:
– Nefsim ipimdir. İlmim silâhımdır. Günahım ümitsizli-
ğimdir, Şeytan ise düşmanımdır. Nefsime asla itaat etmem, onu tepelerim.
Bazı ma’rifet ehlinden nakledilir, derler ki: Cihâd üç çe-
şittir:
1- Kâfirlerle yapılan cihad. Bu, zahirî cihadtır. Gözle gö-
rülür. Şu âyette geçen cihad bu kabildendir.
– Ey imân edenler, içinizden kim dininden dönerse Allah (Mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu
ve haşin, kendisinin onları seveceği, onların da kendisini
seveceği) bir kavim getirir ki, onlar Allah yolunda sava-
şırlar ve hiçbir kınayanın kınamasından çekinmezler. Bu,
Allah’ın lütfudur ki, onu kime dilerse ona verir. Allah, ihsanı
bol olan, en çok bilendir. (Mâide Sûresi, âyet: 54).

2- Delil getirerek bâtıl ve sapık düşünceli zümre ve kişilerle yapılan cihad. Şu âyette geçen mücâdele bu kabildendir.
– İnsanları Rabbi’nın yoluna hikmetle, güzel öğütle
davet et! Onlarla mücâdeleni en güzel yol hangisi ise
onunla yap. Şüphesiz ki, Rabb’in, yolundan sapanı en
çok bilen O’dur. Hidâyete ermişleri en iyi bilen de O’-dur.
(Nahi Sûresi, âyet: 125).
3- İnsanı dâima kötülüğe sürükleyen nefs ile yapılan cihad. Şu âyette geçen cihad bu kabildendir.
– Bizim (Allah’ın) uğrumuzda mücâhede edenler var ya,
biz onlara elbette yollarımızı gösteririz. Şüphesiz ki Allah
herhalde iyilik edenlerle beraberdir.
(Ankebut Sûresi, âyet: 69).
Yine Peygamberimizin (s.a.v):
– Cihâd’ın en faziletlisi, nefsi terbiye için yapılan cihattır,
mealindeki hadisinde geçen cihad da bu kabildendir.
Allah onlardan razı olsun, Peygamberimizin ashabı,
kâfirlerle yaptıkları savaşlardan döndükleri zaman şöyle
derlerdi:
– Küçük cihâddan döndük, büyük cihâda geldik. Sahabe, kâfirlerle yaptıkları savaşlara Küçük Cihad, nefislerini
terbiye edip şeytanî vesveseleri defetmek ve güzel ahlâklı
olmak için yaptıkları mücâhedelere de «Büyük Cihad»
dediler. Çünkü Nefs ile cihad her an ve devamlıdır. Nefs
insanı her an doğru yoldan çıkarabileceği için onunla

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.